Saat 22:40’ta kalkması gereken uçak, ancak 23’te havalanabildi. Uçağın adı Beşiktaş’tı, bu hoşuma gitti. Çünkü 20 yıldır Beşiktaş’ta oturuyor ve tam 50 yıldır o takımı tutuyordum. İlk kez görüyordum bu uçağı. Hep illerin adı verilirdi uçaklara. Uçak filosu iyice büyümüş olmalı ki, sıra ilçe adlarına gelmiş. Uçakta teknik bilgiler Türkçe ve İngilizce anons edildi. Uyarılar ise üç dilde yapıldı. İlk iki dile Arapça’yı da eklediler. Yolculuk bir saat 55 dakika sürdü. Erbil havaalanı çok büyük, modern ve tertemizdi. Uzakdoğulu personel sürekli temizlik yapıyor, sigaralar söndürüldüğü anda gelip izmariti ortadan kaldırıyorlardı. Çıkış kapısında bir süre bekledim. Çevrede tanıdık kimseler yoktu. Ad yazılı kağıtlarda da kendi adıma rastlamadım. Herkesin bir karşılayıcısı vardı, araçlarla gelip yolcuları götürüyorlardı. Beni karşılamaya hiçkimse gelmemişti. İlk kez geliyordum bu kente. Bildiğim bir telefon numarası da yoktu. Olsa bile telefon kullanmıyordum. Beklemekten başka yapılacak bir şey yoktu. Yaklaşık iki saat bekledim, saat 03’e geliyordu. O sıra tanıdık bir yüzün gülerek bana doğru geldiğini gördüm. Resul arkadaş özür dileyerek beni eski havaalanında beklediklerini söyledi. Güvenlik gerekçesiyle yeni havaalanına özel araçları sokmuyorlarmış. Otobüsle eski alana gittik. Sonra arabaya binip Chwarchra (Çarçıra) Hotel’e geldik. Yerim önceden ayırtılmıştı. Bu geç saatte yatıp uyumaktan başka şey yapılamazdı.
Sabah 10’da kapı sesiyle uyandım, temizlikçiler gelmişti. Kalkıp kahvaltıya indim. Açık büfeyi toplamışlardı. Bir tabakta dört çeşit peynir, tereyağı, reçel, ceviz, ekmek ve çay getirdiler. Kahvaltıdan sonra danışmaya gidip eşime telefon açtım, sağ salim Erbil’e vardığımı söyledim. Otel odasındaki televizyonda tam 475 kanal var, ama bunların çoğuna ulaşılamıyor. Çok sayıda İtalyan kanalı olması bana ilginç geldi. Ağırlık Arapça konuşulan kanallarda elbette. Türkiye’den yalnızca üç kanal var. Biri TRT, diğerleri Hayat ve Türk- Sat... Türkiye’de en çok izlenen kanallar Erbil’de hiç izlenmiyor olmalı.
Buralarda klimasız yaşamak zor. Hava sıcaklığı kırk derece civarında. Gölgede bile duramıyor insan. Yılmaz Güney’i anma etkinliği bugün saat 18’de otelde yapılacakmış. Resul, sabah Kerkük’e gideceğini, öğleden sonra döneceğini söylemişti. Bu arada Zana otele geldi. Bahman Ghobadi, Hiner Saleem ve Yüksel Yavuz’un filmlerinde görev almış sinema tutkunu bir delikanlı. Zana ile yemek yerken Resul gelip bize katıldı. Kerkük’te hava gerginmiş, herkes elinde silahla dolaşıyormuş. Yemekten sonra bir taksiyle Erbil’i gezdik. Düzayak bir kent Erbil, çevresinde hiç dağ ve tepe bulunmuyor. Az sayıda cami, çok sayıda otel var. Henüz bitmemiş inşaatlarla büyük bir şantiye görünümünde. Büyük bir alış veriş merkezine gittik. Türkiye’nin tüm büyük mağazalarının birer şubesi var. Çalışanların çoğu Türkçe biliyor. Kafelerde sigara içilebiliyor. Otelin restoranında da sigara içilen bölüm vardı. Tavana dumanı çeken güçlü aspiratörler koyup bu işi çözmüşler. Odalarda da sigara içmek serbest.  
Düzlükte kurulmuş bir kent olmasına karşın Erbil’de bisiklet ve motorsiklet kullananların sayısı az. Herkes klimalı lüks arabaları tercih ediyor olmalı. Şimdilik trafik sorunu yok gibi. Bir an önce raylı toplu taşıma sisteminin kurulması gerekiyor bence.  Etkinlik saati yaklaştığı için otele döndük. Yılmaz Güney üzerine bir kitap yazmış olan İbrahim Mahmut’la tanıştım. Kitabını imzalayıp verdi, ama ne yazık ki Arapça’ydı. Olsun, yine de onu saklayacağım. İbrahim’le birlikte izleyicilerin karşısına geçip oturduk. Yanımızda bir de çevirmen vardı, söylediklerimi Kürtçe’ye aktarmak için. Yarım saat kadar Yılmaz Güney’i anlattım. Benden sonra İbrahim söz aldı. Sonra bize plaket verdiler. Plaket de Arapça’ydı, ne yazılı olduğunu bilmiyorum. Ardından „Sürü“nün gösterimine geçildi. Dışarıda kameralar beni bekliyordu. İki ayrı ekibin sorularını yanıtladım. Yılmaz Güney’in her şeyini merak ediyorlardı. Akşam yemeğinde beş kişilik bir gruba dört saat kadar yine Güney’den söz ettim.
Ertesi sabah 8:30’da kahvaltıya indim. Resul ile İbrahim otele geldiler. Yanlarındaki bilgisayardan İstanbul ve Frankfurt’taki gazetelere Erbil’de olduğumu, izlenimlerimi haftaya göndereceğimi bildiren birer not yolladım. Otelde kalan Dr. Musa ile tanıştık. Salahaddin Üniversitesi’nde politik bilimler üzerine ders veriyormuş. Türkçe ve Fransızca da biliyor. Hep birlikte yemek yedik. Otelin açık büfesi epeyce zengin, ama et ağırlıklı. Zeytinyağlı sebze yemeğine rastlanmıyor.
Güneşin etkisi azaldığında Resul beni Erbil Kalesi’ne götürdü. Kale restore ediliyordu. Kalenin önündeki meydana Şehir Parkı adı verilmiş. Büyük bir havuzun üzerine köprüler kurulmuş. Su fıskiyelerle on metre yukarı pompalanıyor. Minare Parkı da çok güzel ve büyük. Üzerine teleferik hattı kurulmuş, en azından yirmi kabin sürekli hareket halinde. Parklar yemyeşil. Bu sıcakta otların sararmasına izin verilmiyor. Her tarafta şelale ve çağlayanlar var. Akşama doğru insanlar kendilerini bu parklara atıyorlar. Bir galeride resimler sergileniyor. Herkes beğendiği bir tablonun önüne geçip resim çektiriyor. Erbil’de hiç dilenci görmedim. Hırsızlık, kap-kaç ve kavga-dövüş gibi olaylara da pek raslanmıyormuş. Kısacası huzurlu, güvenli ve sakin bir kent Erbil.
Bakanlığın sinema müdürleri, gelecek yıl bir film festivali yapmak istediklerini söylediler. Bu konuda onlara yardım edeceğime söz verdim. Bu iki günde Kürtçe’mi biraz daha geliştirmiş olarak dört kilo Medine hurmasıyla İstanbul’a döndüm.