Diyarbakır surlarının kurtuluşu
'Tüm dünya tarihini içinde barındıran ve insanlık tarihiyle ilgili birçok soruya cevap verecek olan Mezopotamya toprakları arkeologların ne kadar ilgisini çekti, burada ne gibi çalışmalar yaptılar' sorusuna verebileceğimiz cevap, ne yazık ki olumsuz anlamda oldukça şaşırtıcıdır.
Bölgenin ilk olarak arkeologlarla tanışması 1932 yılına rastlar. Bir Fransız arkeoloğu olan A.Gabriel, tüm Kürdistan'ı boydan boya gezer ve fotoğraflar. A.Gabriel'in yaptığı sadece bununla da kalmaz. Aslında Diyarbakır surlarını da kurtaran bir kahramandır o. A.Gabriel, Diyarbakır'a geldiğinde şehirde hummalı bir çalışma başlamıştır. Bu dünyanın en büyük kalesini yok etme çalışması, Diyarbakır'da tüm hızıyla yürümektedir. Dönemin valisi şehre hava girsin diye 4.500 yıllık Amed kalesini yıkmaya girişmiştir. Tesadüfen orda olan ve devletin tüm gücüyle giriştiği bu faciayı gören A.Gabriel, konuyla ilgili girişimlerde bulunur. Fransız Konsolosluğu'na ve Ankara hükümetine yazdığı telgraflarla, serin havayı çok seven valiyi durdurur. Amed bu vartadan Dağkapı tarafındaki, yaklaşık 100 metrelik sur duvarlarının kaybıyla kurtulur. Diyarbakır’la arkeologların bu ilk karşılaşması, devletin hizmet yapma çabalarının kentin kültürel mirası lehine son anda durdurulmasıyla sonuçlanır.
İlk arkeolojik kazılar
Bölgedeki ilk bilimsel çalışma İ. Kılıç Kökten tarafından 1940’lı yıllarda yapılan tarihi mağaraların incelendiği yüzey araştırmasıdır. İlk kazı ise Prof. Dr. Oktay Aslanapa başkanlığında yapılan Diyarbakır İçkale’deki Amida Höyüğü kazısıdır. 1960-1961 yılında yapılan kazı Amida Höyüğün tepe kısmında yapılmış ve burada Artuklu Sarayı olduğu söylenen bir yapı açığa çıkarılmıştır. Yapının en ilgi çekici kısmı, içinde bir havuzunun olmasıydı. Türk arkeologlar, bu saray kalıntısını Türk saray mimarisi içinde değerlendirdiler. İlginçtir, Türk saray mimarisinde hiçbir zaman havuz yapılmamıştır. Havuz yapısı tamamen yerel bir özelliktir ve Mardin'de, Diyarbakır'da, Siirt’te hatta Irak’ta, Suriye'de tüm zengin konaklarda görülen bir özelliktir. Gerçi halen Hititlerin 'Eti Türkleri' olduğu iddiasına göre, böyle bir 'bilimsel' sonucun çıkması da doğaldır.
Bölgede ciddi anlamda arkeolojik kazılara, ancak 1963 yılında Halet Canbel ve Robert j.Braid Wood tarafından Ergani Çayönü’nde başlanır. 1980’li yıllara gelindiğinde Hayat Erkanal Nusaybin'de Gırnavaz Höyüğü'nü, Veli Sevin Van Kalesi'ni ve Kerx'te Üç Tepe Höyüğünü, Metin Ahunbay ve eşi Zeynep Ahunbay Mardin'de Dara'yı kazmaya başlarlar. İlk çıkan sonuçlar arkeolojik açıdan çok önemlidir. Çayönü'de günümüzden 10.000 yıl öncesi evreler ortaya çıkar. Yapılan kazı çalışmalarıyla, gelişkin ve sosyal bir toplumun yaşadığı Çayönü'de ilk defa tarım yapıldığı ve keçi, koyun gibi hayvanların evcilleştirildiği yönünde dünya tarihinde çok önemli bir yere sahip olan bilgilere ulaşılır. Öte yandan, yine Hayat Erkanal, Gırnavaz'da yaptığı kazılarda Mitanilerin kayıp başkenti Vassugani'yi bulmak adına yola çıkar. Bu yeni gelen arkeologlar, Hititlerin Eti Türkleri olmadığının bilincinde olacak kadar bilimsel kişilerdi. Gel gör ki, Kerx Höyüğü, Üçtepe, Kotê Ber Çem ise Çayönü olarak arkeoloji literatürüne girmekten kurtulamazlar.
Durgun geçen 1990'lı yıllar
1990'lı yıllar, bölge arkeolojisi için kara yıllardır. Gırnavaz’da bombalı bir saldırıda iki genç arkeolog hayatını kaybeder. Bu olay üzerine her tarafta başlayan kazılar durur. Arkeologlar bölgeyi terk ederler. Gırnavaz'daki patlama hiç kimse tarafından üstlenilmez ve hiçbir zaman aydınlatılmayan bir olay olarak kalır. Gırnavaz'daki patlamadan sonra arkeolojik açıdan çok önemli olan bu çalışmalar bir daha başlamaz ve tarihin birçok karanlık noktasını aydınlatacak bu ören yerleri, kendi kaderlerine terk edilir.
90'lı yılların sonlarına doğru Nevin Soyukaya'nın Diyarbakır müzesinde arkeolog olarak görevlendirilmesi, bölge arkeolojisini tekrar canlandıracak bir gelişme olur. Diyarbakırlı bir arkeolog olan Nevin Soyukaya'nın göreve başladığı 1996 yılında, tüm bölgede yok denecek kadar az yer tescillenmiş durumdadır. Arkeoloji açısından çok önemli olan birçok ören yeri kendi kaderlerine bırakılmış ve her türlü korunmadan yoksun bir durumdadır. Soyukaya, ilk çalışma olarak birçok höyük ve ören yerini tescilleyerek koruma altına alınmalarını ve arkeoloji literatürüne girmelerini sağlar. Ayrıca tescillenme işlemleri yapılırken, kalıntıların bölgedeki asıl isimlerine göre adlandırılmasına özellikle dikkat eder.
Yerel yönetimlerle ortak projeler
Nevin Soyukaya'nın çalışmaları bölgedeki tüm tarihi ve kültürel değerleri kapsayacak nitelikte olur. Aynı zamanda, ÇEKÜL Vakfı’nın da bölge koordinatörü olan Soyukaya, geleneksel memur anlayışından sıyrılarak, bölgedeki tarihi kalıntıların korunması toplumun ve bilimin hizmetine açılması amacıyla yerel yöneticilerle birçok ortak proje geliştirir. 1999 yılında Cizre'de kaymakamlıkla birlikte Mem û Zîn ve Mir Abdal Medresesi'nde çalışmalar başlatır. Çok değerli bu iki yapı üzerinde, bırakın herhangi bir bilimsel çalışma yapılmış olmasını, o güne kadar tarihi eser olarak dahi tescillenmemiş bir durumdadır. İlk iş olarak bu yapıların tarihi eser olarak tescillenmesi için girişimlerde bulunulur. Bu girişim devletin klasik tutumuyla karşılaşır. Diyarbakır Bölge Koruma Kurulu’na başvurulur, ancak yapının ismi Mir Abdal olduğu için tescillenmez. Çünkü Mir Abdal adında bir medrese adının olması imkânsızdır ve bu adın değişmesi gerekmektedir. Bu, devletin tarihi eserlere yaklaşımını çok iyi özetleyen bir durumdur. Sırf adı yüzünden bu çok önemli tarihi yapı aslında korumakla yükümlü kurum tarafından tanınmaz. Ancak Nevin Soyukaya bu konuda diretir. Üç ay sonra kurul yapıyı Mir Abdal olarak tesciller ve çalışmalar başlar. Yapılan çalışmalar sonucunda Ehmedê Xanî’nin Mem û Zîn kitabında tarif ettiği Kürdistan bahçelerine benzer bahçe kalıntıları da açığa çıkarılır.
1999 yılında yapılan yerel seçimlerde belediye başkanları büyük oranda değişir. Bu değişim beraberinde yerelin tarihi eserlere yaklaşımını da değiştirir nitelikte olacaktır. Nusaybin Belediye Başkanı Dr. Mehmet Tanhan, belediye başkanlığının ilk haftasında Nevin Soyukaya'yla iletişime geçerek, 314 tarihinden günümüze kalan Mor Yakup Kilisesi için çalışma yapılmasını ister. 2000 yılına kadar Hıristiyanlar için çok önemli olan bu anıtsal mabet, her zamanki gibi tescilsiz bir durumdadır. Mor Yakup’ta Nusaybin Belediyesi ve özelikle Dr. Mehmet Tanhan'ın büyük özverisiyle bilimsel çalışmalar yapılır. Yapılan kazı çalışmalarında harcamaların büyük kısmını ekonomik anlamda zor durumda olan Nusaybin Belediyesi karşılar. Bu zor şartlara rağmen yapılan kazıların sonucunda kilisenin üçüncü nefi ve kilisenin müştemilatı açığa çıkarılır. Bununla birlikte, kazı sonucunda Nisibis Akademisine ve Süryani kültürüne dair önemli verilere ulaşılır. Bu kazılarda ortaya çıkan buluntulardan ilgi çekici olanlarından biri de bir tavus kuşu kabartmasıdır. 13. yüzyıl özellikleri gösteren bu kabartma, Mardin müzesinde Êzîdî inancının kutsal figürü Melekê Tavus olarak teşhire konulur. Aslında bu durum, bölgeyi iyi tanıyan yerel arkeologların verileri değerlendirirken, yaptıkları bilimsel tespitlerin çok yerinde olduğunu göstermesi açısından önemlidir.
Yerel ve genç bir ekip oluşturan Nevin Soyukaya, ekibiyle birlikte bölgede bir çok çalışmaya imza atar. Hasuni Mağaraları Projesi, Hilar Mağaraları Projesi, İçkale Projesi, Mardin Kültür Envanteri, Diyarbakır Kültür Envanteri, Diyarbakır İlçeleri Kültür Envanteri bu ekibin yaptığı bazı çalışmalardır.
Üniversitelerde arkeoloji
Soyukaya ve ekibinin dışında 2000’li yıların başında Diyarbakır Dicle Üniversitesi'nde ve Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde arkeoloji ve sanat tarihi bölümleri açılır. Ancak bu üniversiteler, çalışmalarını daha çok bilimsel araştırmalar ve öğrenci eğitimleri üzerine yoğunlaştırmışladır. Bu sebeple bölgedeki tarihi varlıkların korunması ve tanıtımı boyutundaki çalışmalara ağırlık verilmemiştir. Bu konudaki eksiklik Nevin Soyukaya’nın bölge koordinatörü olduğu ÇEKÜL Vakfı tarafından giderilmeye çalışılır. Yerel yönetimlerle ortak çalışmayı ilke edinen bu Vakıf, Hilar Mağaraları, Hasuni Mağaraları ve Mor Yakup kilisesinde önemli çalışmalar yapar. Ancak büyük özverilerle yapılan bu çalışmaların sonuçları ilginç olur. 2004 yılında çoğu sivil toplum örgütlerinden ve konunun uzmanlarından oluşan 25 kişilik bir ekip, Silvan’daki Hasuni Mağaraları'nın korunması, yöre insanına kazandırılması için projelerini Avrupa Birliği'ne sunar. Projenin sahipleri ise belediye ve Silvan Esnaf Sanatkarlar Odası'dır. Avrupa Birliği projeyi kabul eder ve Hasuni Mağaralarının kurtarılması için 300.000 Euro hibe çıkarılır. Ancak belediye yükümlülüklerini yerine getiremez ve bu çok önemli proje iptal olur.
2012 yılında Silvan Kaymakamlığı projeyi gönüllü sivillerden ister ve kendi öz kaynakları ile projeyi gerçekleştirir ama proje Hasuni Mağaraları'nın altında bir kafe restoran yapılması ve çevre düzenlemesiyle sınırlı kalır. Yerel gönüllü sivillerin yaptığı eğitim ve sosyal etkinlik alanları kaymakamlığın gerçekleştirdiği projede eksik kalacaktır. Yereldekiler tarihi mağaraların tahribattan uzak olması ve civar köylülere katkısı için birçok detayın düşünüldüğü projesi, ne yazık ki basit gerekçelerin kurbanı olur. Nusaybin Belediyesi'yle yapılan Mor Yakup Kilisesi, Zeynel Abidin Camisi, Kültür İnanç Parkı projesi ise halen tamamlanmamış ama büyük oranda başarılı olmuş bir proje olacaktır.
Engeller ve tahrip edilen eserler
Kilisede kazı çalışmalarının başlaması, toplumun tüm kesimlerini heyecanlandırmıştır. Özellikle Süryaniler ile Kürtler arasındaki bağları güçlendiren bir çalışma olur. Kazının başlamasıyla unutulmuş olan bu çok önemli kilise, Nusaybin Belediyesi'nin tuttuğu istatistiklerde bir yıl içinde 10.000’in üzerinde ziyaretçinin gezdiği bir alan olur. 2006 yılında Mor Yakup Kilisesi'nin korunması amacıyla konservasyonu yapılır. 2014 yılında ise Mor Yakup Kilisesi Unesco Dünya Mirası geçici listesine girer. Hilar Mağaraları ve Çayönü’nde yapılan çalışmalarda ise alanda ki MS 2. yüzyıla tarihlenen kaya mezarların büyük kısmı açılır ve temizlenir. 2009 yılında alanın konservasyonu ve çevre düzenlemesi yapılır. Tahribatı engellemek adına üç bekçi alanda görevlendirilir. Ancak 2013 olduğunda Nevin Soyukaya’nın Kars’a tayini çıkar. Ekibi ise yapılan müfettişlik soruşturmaları sonucu işten çıkarılır, memur olanlar başka kurumlarda görevlendirilir. Yıllardır bölgede çalışan, bölgeyi iyi tanıyan bu idealist ekip dağıtılır. Birçok proje yarım kalır. Kültür Bakanlığı'nın bu tasarrufu, devletin kültür ve tarihe yaklaşımının çok iyi ifade eden bir durumdur.
Aslına bakılırsa devlet, arkeolojik alanların korunması için Bölge Koruma Kurulları, Müzeler gibi kurumlar, üniversitelerde konuyla ilgili bölümleri açmıştır. Kültür Bakanlığı kazı ve yüzey araştırmaları için bütçe ayırmaktadır. Tarihi ve kültürel öneme sahip yerler, yasalarla koruma altına alınmıştır. Buraya kadar bakıldığında aslında pek de bir sorun yoktur. Ancak duruma bakıldığında işlerin pek de göründüğü gibi olmadığı görülecektir. 2000’li yıllara gelindiği güne kadar bölgede binlerce tarihi yapının ve alanın tescilsiz durumda yöre insanının insafına kalmış olduğu görülür. Hal böyle olunca bugüne dair binlerce kültürel değer, gerek kaçak kazılarla gerek inşaat faaliyetleriyle tahrip olmuştur. Bölge Koruma Kurulları ise kararları daha çok bölge idarecilerinin görüşleri doğrultusunda vermektedir. Örneğin; Türkiye-Suriye sınırında olan ve geniş bir alana yayılan Nisibis Höyük sınırları üzerinde rahatlıkla karakol yapılmıştır. Ya da Hilar Mağaraları sınırında bir mermer ocağı açılmasına rahatlıkla izin verilmiştir.
Üniversitelerin yaptığı kazılarda ise genelde kazıyı yapan akademisyenlerin yayınlarına ilişkin ve yayınla sınırlı çalışmalar yapılır. Kazı sonrası koruma ve projelendirme çalışmaları idealist bir iki akademisyeni geçmez. Genelde çalışma bittikten sonra, alan herhangi bir koruma önlemi olmadan terk edilir. Öte yandan civarda yaşayan insanlarla alanın korunması ile ilgili herhangi eğitim çalışması da yapılmaz. Araştırmacı ile köylü arasındaki ilişki tipik patron-işçi ilişkisidir. Civar insanı ile yaptığı iş arasındaki tek bağ maaşından ibaret olduğu için, tahribat da kaçınılmaz olur.
Yıkım zihniyeti devam ediyor
Devletin arkeolojiye bakışının, aslına bakılırsa dönemin valisinin Diyarbakır surlarını yıkmaya kalkan bakışından günümüze, çok da değişmemiş olduğu görülür. Devlet için kültürel varlıkları korumak, kağıt üstündeki yasal korumadan öte değildir. Bu yaklaşımla tahribat kaçınılmaz olur. Kültürel varlıkların korunması ve gerçek anlamda değerlendirilmesi için; yerel yönetimler ve sivil topum örgütleri yetkilendirilmeli, sürece dahil edilmeli, yapılacak çalışmaların uzun vadeli ve yöre insanı için geri dönüşümlü olması öncelikli tutulmalıdır.
Bölgede yapılan çalışmaların bilimselliği, bilimsel yöntemler ve bilimsel kaygılarla yapıldığı konusunda çalışmaları yürütenlerin, eldeki imkanlara paralel bu konuya dikkat ettikleri muhakkaktır. Ancak Hakkari’de bulunan eserlerin Çanakkale Üniversitesi Öğretim Görevlisi Veli Sevin tarafından MÖ. 2 bin yıllarına ait “Türk Mezar Stelleri” olarak değerlendirmesi ve stellerin kökenini araştırmak için Veli Sevin’in Orta Asya’ya doğru uzun bir yolculuğa çıkması yakın zamanda oldu. Gerçi steller hakkında yazdığı ilk makalesinde Hakkari’deki yerel krallıklara ait olduğunu yazmasına rağmen nedense fikrini değiştirir. Oysaki o kadar uzağa gitmelerine gerek yoktu. Hemen yanı başlarındaki Cizre Mezarlığına baksalardı, bu mezar stellerinin tüm hikâyesi anlaşılacaktı.
* Arkeolog