Kamunun malı olan su üzerinden gerçekleştirilen ve artık hızla uygulanan çıkar ve rantçılık kaçınılmaz olarak önce adaletsizlik, sonra da toplumsal çatışmalara ve direnişlere de yol açtı.
Gezegenimizde suyun yaşamın temel kaynağı olduğu yönünde haklı bir genel kabul vardır. Su her ortamdadır; atmosferin her bölümünde, toprağın üstünde ve altındadır. Su, tüm bu düzeyler arasında aynı zamanda bir döngü içindedir. Su, tüm canlıların yaşamının başlıca gıdası olduğu kadar her gıdada hayati unsurdur. Yine tüm canlılar çoğunlukla sudan oluşur (insan yüzde 70 sudan oluşur). Bununla birlikte su, biyolojik üretimin sınırlandırılmasında en önemli kriterdir, ekosistemlerin en belirleyici elementidir ve aynı zamanda iklim sisteminin en belirleyici aracıdır.
İnsan topluluklarının tarih boyunca bütün faaliyetleri suyun varlığına bağlıydı ve başlıdır. Örneğin Yukarı Mezopotamya’da bulunan ilk insani yerleşim yerlerinin yeterli suların (nehir ve derelerin) olduğu bölgelere kurulduğunu da burada hatırlatalım. Tarım özellikle kurak ve yarı kurak bölgelerde çoğu zaman sulamayla mümkün oluyor, elektrik enerjisinin üretilmesinde su olmazsa olmazdır (kastedilen santrallardaki soğutmadır). Endüstriyel üretimde suyun yine belli miktarda bulunması şarttır, kentlerin büyümesi yeterince içme suyunun sağlanmasına bağlıdır, su olmaksızın hijyenik bir ortam düşünülemez.
Bundan dolayı sık sık “su yaşamdır” denilir. Yaşamın sürdürülmesinde suya erişim vazgeçilmez bir unsurdur, ister en gelişmiş kapitalist toplum ister kapitalizm ve feodalizmden uzak doğal topluluklar olsun. Bu çerçevede bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Suya erişim ve suyun temel ihtiyaçlar için kullanımı, hidro/su gücünden faydalanarak elektrik üretimden daha önemlidir; su olmadan canlı yaşamdan söz edilemez ama elektrik enerjisi olmadan tüm zorluklarına rağmen yaşam mümkündür.
Suya erişim hakkı konusunda ancak toplumlarda belirli kesimler – en başta sermaye ve siyasi iktidarlar – suyun adaletli kullanım ve dağılımını ve suya herkes tarafından erişimin sağlanmasını kabul etmiyorlar ve kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarına göre oluşturdukları siyasi sistem çerçevesinde su kaynaklarını yönetiyorlar. Bundan dolayı su hakkında şiddetli toplumsal tartışma ve mücadeleler gerçekleşmekte, dünyanın birçok bölgesinde suyun mevcut miktarıyla ve/veya niteliğiyle ilgili sorunlarla karşı karşıya kalınmaktadır. Günümüzde tahminen 1.1 milyar insan temiz içme suyuna ulaşamamaktadır ve 2.6 milyar insan güvenli bir sıhhi tesisata sahip olmadan yaşamaktadır. Bunun öncelikli sebepleri arasında, su yönetiminde kullanılan tekniğin ve yönetimin yetersizliği önemli yer alsa da özellikle suyun haksız dağılımı daha belirleyicidir.
Suyun kullanım alanları temel olarak tarım, sanayi ve elektrik üretimi diye ayrılır. Bu bağlamda, küresel düzeyde insan toplumları tarafından suyun yüzde 70’ini kullanan ve aynı zamanda bu kaynakları kirleten tarımsal faaliyetin etkisi vurgulanmalıdır. Giderek artan yaşam ve kullanım gereksinimleri için hem yerüstü hem de yeraltı sularına artan bir ihtiyaç duyulmaktadır; farklı bir ifadeyle, su kaynakları üzerinde oluşturulan baskı sürekli artmaktadır. Bu nedenle, giderek artan tüketimin anlamlı ve gerekli olup olmadığı ya da hangi ölçüde anlamlı ve gerekli olduğu, insanların bir kısmının neden hala yetersiz miktarda ya da kirli su kullandığı sorgulanması gerekmektedir. Bu bağlamda bugün ve gelecekteki temel sorunlar, suyun yetersizliği ya da teknik araçların olmaması değil, öncelikle suyun kirletilmesi ve suyun toplumsal anlamda adil dağıtılıp dağıtılmadığı olarak görülmelidir.
Henüz yirmi yıl öncesine kadar sular ve su hizmetleri neredeyse tüm ülkelerde kamu malı olarak kabul edilmekteydi. Yerel yönetimler ve devlet kamu kurumları, su temini ve dağıtımı, atık su tahliyesi ve ilgili tesis, araç ve yapıların bakımından sorumlu olmaları, toplum için kendiliğinden anlaşılır bir durumdu; kuşkusuz bu durum, her zaman söz konusu teminin ve bakımın nitelikli olduğu anlamına da gelmiyordu. Ancak bu çalışmalardan herhangi bir kar beklentisi de yoktu.
1980’lerden itibaren neoliberalizm tüm dünyada sözünü geçirmeye başladığında, Batılı hükümetlerle ittifak içindeki sermayeler, suyun da özelleştirilmesi gerektiğinin propagandasını etkili bir şekilde yapmaya başladılar. Sonuçta suyun özelleştirilmesi dünyada birçok yerel yönetimde uygulandı. Kamunun malı olan su üzerinden gerçekleştirilen ve artık hızla uygulanan çıkar ve rantçılık kaçınılmaz olarak önce adaletsizlik, sonra da toplumsal çatışmalara ve direnişlere de yol açtı. Bu çatışmaları kabaca üç kategoride ele almak mümkün.
2000 yılında, halkın su için başarıyla mücadele ettiği ve suyun özelleştirilmesinin iptal edildiği Bolivya’da Cochabamba direnişi, “su adalet hareketler”nin doğum anı olarak kabul edilmektedir. Cochabamba’da tüm halk devlete karşı direnip suyun özelleştirilmesini iptal ettirmekle sınırlı kalmayarak, suyun büyük bir yerleşim yerinde nasıl adaletli ve ekonomik şekilde yönetilebileceğini de başarılı bir şekilde gösterdi.
Günümüzde “Narmada” kavramı, yıkıcı barajların inşasına ve nehirlerin bulunduğu bölgelerde yaşayan insanların elinden suyun haksız şekilde alınmasına karşı kullanılmaktadır. Narmada, Hindistan’da büyük ve uzun bir nehirdir. Bu nehirde ve kollarında yerel toplumları (Adivasi denilir) hiçe sayarak 30 büyük ve yüzlerce küçük baraj inşa edilmesine karşı yüz binlerce insan yıllarca açık direniş göstermiştir. On yıllardır kalkınma adına dünyanın her tarafında büyük barajlar ve hidroelektrik santrallar inşa edilmektedir; bu baraj ve santrallar çoğu zaman, ekosistemler ve insan toplulukları için korkunç sonuçlar yaratmaktadır. Özellikle 90’lı yıllardan itibaren birçok ülkede milyonlarca insan zorla yerlerinden sürülmesine karşı, insanlar büyük direnişler oluşturmaya başlamıştır.
Su etrafında çatışmaların olduğu üçüncü kategori ise, özellikle içme ve sanayi su tedariği, sulama ve elektrik üretimi için çeşitli nüfus grupları, bölgeler, devletler ya da toplumsal sınıflar arasında suyun adaletsiz dağılımı nedeniyle oluşmaktadır. Bu su dağılım çekişmelerinde ilk akla gelen örnekler, Fırat ve Dicle, Nil, Ürdün ya da Mekong nehirleridir. Yine İspanya’da ve Çin’de olduğu gibi akarsuların yönünü çevirme projeleri oldukça tartışmalıdır. Merkezi ve/veya bölgesel yönetimler yanlış su, tarım ve enerji politikalarından dolayı suların kullanımıyla ilgili uzlaşmaya varamamaktadırlar. Bu bağlamda makul ve adil çözüm yolları bulunmazsa, yerel çatışmaların büyümesi kaçınılmazdır.
Birbiriyle kesişme özelliği de gösteren söz konusu üç çatışma biçimi, su üzerinde kurulan kontrolün artarak bir politik erk güvencesi aracına dönüştüğünün birer ifadesidir. Egemen güçler suyun kontrolünü hedeflerken sosyal ve ekolojik ilkelere göre hareket etmedikleri için, su üzerinde çekişmelerin artması beklenmektedir. Bu çerçevede su, tek başına bir savaş nedeni olmamış olsa bile, su kaynaklarının adaletsiz paylaşım hedefi devlet, bölge ve toplumsal sınıflar arası ilişkileri şimdiden ciddi şekilde olumsuz etkilemektedir.
1997 yılından beri her üç yılda bir Dünya Su Forumu düzenlenmektedir. 5. Dünya Su Forumu 2009 yılının Mart ayında İstanbul’da gerçekleştirilmişti. Bu toplantılarda su sorunları uluslararası şirketlerin (su tedarikçileri, baraj/hidroelektrik santral yapımcıları ve tarım işletmeleri) perspektifiyle tartışılmaktadır ve bunların çıkarları doğrultusunda kararlar alınmaktadır. Dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan ve konudan doğrudan etkilenen büyük kitlelerin fikirleri dikkate alınmamaktadır. Sosyal hareketler, sivil toplum örgütleri ve halklar bu duruma giderek daha fazla direniş göstermektedir.
Kısa bir süre öncesine kadar neredeyse hiç dikkate alınmayan bir başka boyut ise, iklim değişiminin yağış dağılımına ve böylece tatlı su kaynaklarının varlığına etkileridir. Eğer küresel ısınma ciddi ölçüde sınırlandırılmazsa, daha fazla aşırı yağışlar, daha sık kuraklıklar, buzulların erimesi ve deniz seviyesinin yükselmesi beklenmektedir ve bu birçok toplum – özellikle de güney yerküresinde ve yoksul olanlar - için dramatik sonuçlara neden olacaktır. İklim değişiminde su, konunun merkezinde yer almaktadır. 2009 yılının Aralık ayında Kopenhag’da gerçekleştirilen iklim zirvesi, her ne kadar ekonomik çıkarlar nedeniyle adil bir sözleşmeyle sonuçlanmadıysa da, toplumları bu gerçek hakkında bilinçlendirdi.
Su konusunun özü, bir yaşam hakkı olarak yeterli miktarda ve yeterli nitelikte suya tüm canlıların erişimidir. Suyun yaşam hakkı olarak tanınması talebi, suyun insan hakkı olarak tanınmasını da aşmaktadır. Bu talep, tüm canlıların ilkesel olarak aynı yaşama hakkına sahip olduğu anlamına gelmektedir.
ERCAN AYBOÐA: Su savaşları