Son birkaç hafta rüya fukaralığım iyiden iyiye kaygılandırmaya başlamıştı; çok mu reel olanın yorucu günlük düşüncelerine bırakmıştım kendimi?


Neyse ki, dün sabahın dördünde hiç uyanmak istemediğim, yeniden içine dalıp, o zamanda yaşamak istediğim bir rüya ile bu kaygımın, en azından şimdilik, yersiz olduğunu fark ettim. 3-5 saniyelik rüya zamanı, günlerin, haftaların, belki de yılların ölü zamanına karşı yeni bir zafer kazanmıştı. 


Her detayını hatırlamaya çalıştım; mekanı, olayları, kişileri, görüntüleri…


Unutmak istemiyorum! Gözün, aydınlanmaya başlayan günün rahatlığıyla gördüğü gerçek yaşamın pürüzsüz görüntülerinin zihnimin derinlerindeki bu silik görüntüleri yok etmesini istemiyorum. Yüzüme su dokundurmuyor, oturduğum yerde gözü açık, hareketsiz bu zamanı uzatmaya çalışıyorum. 


Masalsı hayaller kurmanın unutturulduğu masal ülkesinde bu rüya beni, bugünümle birlikte geçmişime götürüyor. 30 yılda biriktirdiğim dünümle birleşiyor, 30 sene 3 saniyede anlam buluyor. 


Bugün kesin özgürlük için mücadele eden toplumsallığım, yarım yaşanmış, fark edilememiş, fark ettiğimde ise darmadağın olmuş köy toplumumun içinde yer buluyor. Ben ve yoldaşlarım, -gerçekte bakımsızlıktan yıllar önce tavan direkleri düşen, damı çöken- dede evindeyiz. Zamanında onlarca nüfusa aynı anda yuvalık yapan altı ahır bu iki katlı kerpiç evin odalarında, asma balkonunda, damında, önünde ve arkasındayız. Büyük bir kalabalık var. Sanki bu köyü hiç kimse terk etmemiş, bu köyde hiç kimse ölmemiş, hiç kimse yaşlanmamış gibi. 


Sonra cenazesine bile katılamadığım dedem, nenemle birlikte geliyor. Onlara, "Size dut toplayayım" diyorum. Dedem; "Bu yıl dut mu tuttu ki! Olanı da çocuklar kor mu yiyelim?" Bu söz üzerine dönüp dut ağaçlarına bakıyorum, 20 yıl önceki haliyle halaoğlum ve diğer çocuklar dallarda dut yiyor. 



İlk elden yazdıklarımdan sonra yeniden bu rüyayı ve yaşamımızda hiçbir değeri olmayan bu rüya zamanının bana hissettirdiklerini bir kere daha düşünüyorum. Biraz duyarlı olunduğunda, rüyalarımız bile bugün bırakalım devrimci, demokrat, örgütlü kişileri, insani bir yaşam hayali kuran her kişinin önüne koyduğu bu zamanın görev ve sorumluluklarını aklıma getiriyor. 


Bunlardan ilki; Kürdistan'da viran edilen, aç ve açıkta bırakılarak metropol varoşlarının insafına bırakılan halklar için özgür ve yeni yaşamı geçmişin tecrübeleri, birikimi üzerinde kurmanın fırsatı artık elimizdedir. Ağır bedellerle kendi özüne, köküne, hayallerine bağlı olarak yaşamak için mücadele eden Kürt halkı bugün hiçbir iktidar-tekelden minnet beklemeden bu yeni yaşamı örmeye dört koldan sarılması gerektiğidir.


Hafızası, kültürü, ahlakı üzerine kendi işlerini yapan, kendi sorunlarını çözen politik bir toplum ve birey için yaşam mekanı olarak köylerin yeniden öncelikli mekanlar haline gelmesinin zarureti de açıktır. Meselem köy fetişizmi yapmak ya da eskiye dönme arayışı değil elbette. Milyonluk kentleri de yaşanabilir hale getirecek olan köyün yıllardır kent karşısında eriyişini, var olanlarının ise kendini kente benzetme eğiliminin önüne geçmektir. Köylerinden zorla (baskı ya da ekonomisizlik sonucu) terk ettirilen Kürdistan halkının yeniden dönüşüne öncülük edebilmek de en başta gelen görevlerden bir tanesidir. Bu konuya öncülük etmek, kafa yormak, proje geliştirmek, hatta köylerde yeni yaşamın hayalini kurmaya cesaret bile etmek en büyük devrimci görevi yerine getirmek olacaktır. Buna başka bir deyişle cennetlik bir iş de denebilir. 


İkincisi, günlük siyasi söylemlerimiz içinde olağanlaşan 'boşaltılan 4 bin köy', '17 bin 500 faili meçhul cinayeti' hatırlamakla birlikte, Kürdün kökünün kazılmak istendiği 90’ların topyekün savaş politikasını yenilgiye uğratan cesaretinde elimizdeki temel güç olduğu gerçeğidir. Canlı bir hafıza ve bu mücadele ile oluşan bilincin birliği bugün köye dönüş konusunda yaşanan çelişkiler, kaygı ve korkuları gidermede rol oynayacaktır. Bu halk cesareti neden köyde (mahallede, sokakta) komün ve meclislerden kooperatiflere, özsavunmadan anadilde eğitim yapan okullara, organik tarımdan yenilenebilir-ekolojik enerji kullanımına, yaşamın her alanının yeniden kuruluşunun önünü açmasın? 


İşte bu dut zamanında zamanın üzerimize yüklediği ertelenemez, havale edilemez kendi işlerimiz için kafa ağrıtma cesareti gibi rüyalarımızı özgür ve kendi dilinde görünceye dek 24 saat çalışmak gerektiği de açıktır.