Erdoğan Türkiye geleneğinde, direniş ve ayaklanmaya karşı iki temel stratejiyi geniş ve üst düzeydeki "yoğunlaştırılmış politik, sosyal" karşı koyuşla devam ettirdi:
Anti komünizm ve anti Kürt geleneğini "yoğun" bir taaruzla "modern zamanlara" uyarladı.
Türkiye’de ezilen sınıfları, Kürdistan "travması" serumuna bağlayarak cephe gerisine mahkum etti.
Ve giderek Türkiye’deki kitleleri, Sartre’nin deyimiye: "hepimiz katiliz" kitlesine dahil etti.
Kürdistan sorununa gelince; son çare Erdoğan yönetimiyle birlikte, onun sarıldığı "Kürt yılanları" bazında soruyorum: Kim suçlu?
Sartre soruyor: Gerçek olan ne? Kolonizatör ya da kolonileştirilenler?
Cevap veriyor: İkisi de aynı kapıya çıkar.
Çünkü, "Kürt yılanları" olmasaydı, Türkiye’nin Kürdistan’a ayak basması ve neticede Erdoğan’ın kendisini "Kürdistan Fatihi" olarak ilan etmesi mümkün olmazdı.
"Kürt yılan"larının da Erdoğan’dan kopacağını yazdıktan sonra, buna uygun gelişmelerden biri Mir Dengir Fırat’dan geldi ve "Kürtlere kültürel jenosit yapıldığını ve asimilasyonun devam ettiğini” belirtti.
Biraz itinalı davranarak "inkar politikasının ortadan kalktığını" söylemiş olsada, temelde Erdoğan yönetiminin, jenosid ve asimilasyonu gerçekleştirdiğini belirtti.
Başka bir "Kürt yılanı", "ikinci bir Kürdistan"ın Türkiye’nin yararına olduğunu yazdı.
Ve tarihi yükselme ve kırılmalar devam ediyor.
Erdoğan’ın sisteme yansıyan ve Türk burjuvazisini de tedirgin eden, engellenemeyen "yükselişini" analiz etmek istediğim bu ikinci yazıda, Çandar’ın deyimiyle "beklenmedik bir gelişme" gerçekleşti.
Ancak beklenen bir gelişmeydi.
Kürt bayrakları yükseldi.
Kürtler’in uluslararası "garanti" olmadan, bayrak yükseltecekleri dönemi geride bıraktıklarına inanıyorum.
Bundan dolayı da, Birand Türkiye’nin İsrail ile yeniden ortaklık kurmasını öneriyor. Ama uluslararası "diploması"de tezgah çoktan kurulmuş gibi.
Eğer böyle olmasaydı, Kürtler’in Güney-Batı Kürdistan’da yönetimi ele geçirmeleri ve bunu ilan etmeleri mümkün olmazdı.
"Tehlike" her zaman var.
Ermenistan bile kurulalı beri "Türki tehlikelerden" kurtulamadı.
Rusya, Sovyetler "yenilgiye" uğradıktan sonra bile egemen "emperyalizm"e entegre olamadı.
İşte Erdoğan yönetiminin sıkıştığı dünya bu.
Kürdistan kurulacak.
İkinci Kürdistan değil; bir Kürdistan’a doğru yolculuğun ikinci durağı. Temel güç ise Erdoğan’ın durduramadığı Kuzey Kürdistan’da.
Erdoğan yönetimi, kurulacak "ikinci Kürdistan"a eyvallah diyerek, tek Kürdistan’a gidişi durduramayacak.
Neden?
Haksız ve işgalci bir güce dayandığı için.
"Beklenmeyen gelişme" Erdoğan’ın Güney-Batı sürecindeki sınamaya takılacağı ve onun kaderini belirleyecek olanın "Kuzey Suriye" olacağı için.
Erdoğan’ı "kuzey" yenecek: Kuzey Kürdistan, "Kuzey Irak" ve şimdilerde revaçta olan "Kuzey Suriye".
Erdoğan’ın "yenilgisi", "Kuzey Suriye"ye saldırsa da, saldırmasa da, Kürdistan’ın "ulusal deposu" olarak tanımladığım Güney-Batı Kürdistan’ın elliyle olacak.
Cumhurbaşkanı olsa bile, onun "son"u olacak.
Erdoğan’ın politik olarak sağlığına kavuşmasının maddi şartları yok artık.
Çünkü, tamiri mümkün olmayan "Kürt esareti”ne imza attı.
Çünkü "her sömürgeci iktidar kucağında faşist eğilimin tohumunu taşır” (Memmi).