İlker Maga- Spora ilgim her zaman vardı. Çocukken ve gençlik yıllarımda spor yaptım, bu yıllarda çeşitli spor kulüplerinde futbol, basketbol, hentbol ve masa tenisi oynadım; bu arada kendim için her zaman yüzdüm ve koştum. Sporla ilgim aktif spor yapan biri olarak bugün de devam ediyor. Eşitlikçi bir toplum arayışında biri olarak geleneksel spor anlayışının dışında, yarışmanın önde olmadığı, hümanist ve muhalif bir spor anlayışı her zaman ilgi alanımdaydı. Muhalif, alternatif sporla ilgim de bu çocukluk yıllarımda başladı. Bu yıllarda çeşitli disiplinlerde aktif spor yapan muhalif sporculara sempatiyle bakıyordum. O zamanlar Galatasaray'da oynayan Metin Kurt bunlardan biriydi. Yıllar sonra yakından tanıma fırsatı bulacağım Demokratik Almanya'nın efsanevî pedali Taeve Schur'un dünyaya yayılan bir fotoğrafı yatağımın hemen üstünde duvarda asılıydı. Bir çocuk olarak kendime göre bu alanda bir arşiv oluşturmaya başlamıştım; tabiî ki bu arşiv gazete ve dergi kesiklerinden oluştuğu için önemsenecek bir arşiv değildi. Yıllar ilerledikçe bu ilgim sürdü, bu alanda yayınlanan hemen hemen bütün kitapları okudum, kitaplık oluşturdum; bu kitaplar çok az sayıda olduklarından takibi ve okuması zor değildi. Şu anda FİFA'nın Türkiye'deki anti-şiddet temsilcisi Prof. Dr. Seyhan Hasırcı o yıllarda Manisa'daki spor fakültesinde hocaydı ve benim orada okumamı istiyordu; ben ise spor yerine fotoğraf ve gazeteciliği tercih ettim. Çok sayıda beden eğitimi öğretmeni ve spor akademisyeni arkadaşlarım oldu; Cumhuriyet, Yeni Ülke, Özgür Gündem, Sol gibi yayınlarda spor üzerine zaman zaman yazdım, bu yayınlar için kimi dosyalar da hazırladım, ancak böyle de olsa 'İnsanca Spor'a kadar bu alanda ciddî bir yayın çıkarmadım.
İnsanca Spor dergisini ise Yazı-Görüntü ve Ses Yayınları'nı kurduğum 1997 yılında planlamaya başladım ve arkasında özet olarak şöyle bir fikir vardı: Şampiyonlar, alınıp satılan futbol yıldızları, yarışma ideolojisi gibi eğemen değerlerle işgal edilmiş sporun dışında başka, hümanist amaçlar güden bir spor çizgisinin de olduğunu göstermek, bunun için bir kanal açmak ve genel anlamda alternatif spor için bir ada oluşturmayı hedefliyordum.
Böyle bir dergiyi yayınlamak için iki yıl kadar ön hazırlık yaptım. Bu hazırlık süreci içinde Berlin'de Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nde önemli bir spor adamı ve dünyanın spor üzerine en çok araştırma yapmış az sayıdaki uzmandan biri olan Dr. Klaus Huhn'un asistanlığını yaptım, daha sonra "O Sırada Carmen Çalıyordu" adıyla yayınladığımız ortak kitabımız bu dönemin bir ürünüdür. Leipzig Beden Kültürü Fakültesi'nde misafir öğrenci olarak bazı derslere katıldım ve yine dünyanın en büyük arşivine sahip Leipzig Spor Müzesi'nde fırsat buldukça çalıştım ve bu önemli müzede 'İnsanca Spor' için arşiv oluşturdum. Bu arada, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde önemli bulduğum kimi spor uzmanı ve sporcularla ilişki kurdum, onları yerlerinde ziyaret ettim. Tabiî ki benim için hâlâ çok önemli olan bir kitaplık oluşturdum. 'İnsanca Spor'u böyle bir ciddî ön hazırlıktan sonra yayınlamaya başladım. İlk sayıyı tek başıma yapmak zorunda kalmıştım. Son derece dinamik ilginç tasarımı olan derginin grafikeri Marcus Meyer idi, bu tasarım Türkiye'deki grafik tasarım bölümlerinde hâlâ örnek yayın olarak inceleniyor. İlk sayının ardından çok olumlu tepkiler aldık.
Nasıl tepkilerdi bunlar?
İlker Maga- İlk nüshayı hedeflediğimiz çevreye tam ulaştıramamıştık, ama buna rağmen "başka"yı arayan her çevreden olumlu tepkiler gelmişti. Bunlar arasında beden eğitimi hocaları, akademisyenler, sporu hümanist amaçlarla seven geniş bir çevre, lise ve üniversite öğrencileri vardı. Türkiye'de spor konusunda yepyeni bir sayfa açtığımız övgüsü en sık aldığımız olumlu tepkiydi. Kısaca söylemek gerekirse, ulaştırmak istediğimiz mesajlar okura ulaşmıştı. Hattâ Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi'nin ilgisini bile çekmişti. Ama bu arada, Türkiye'nin entellektüel yapısını iyi bilen kimi uzmanlardan olumlu tepkiler alırken, "Böyle iyi bir spor dergisini Türkiye'de okutacak insan bulmakta zorlanırsınız" türünden değerlendirmeler de geliyordu.
Ve siz de zorlandınız. Dergi sadece dört nüsha yayınlanabildi.
İlker Maga- Doğru, okur bulmakta zorlandık. Dergi Türkiye'ye ağır geldi. Ama sadece okur değildi sorun. Spor konusunda Türkiye'deki birikimin bu kadar fakir olduğunu bu dergiyle anladım. Türkiye'de her yıl yüzlerce beden eğitimi öğretmeni mezun olduğu hâlde bu öğretmenlerin alanlarına hakim olmadan, uzman kitaplar okumadan mezun edildiği acı gerçeğini de yine bu dönemde öğrendim. Eğer bir ülkede bir alanın felsefesi yoksa, o alanın o ülkede kök salması, o alanın o ülkeyi vatan kabul etmesi zordur; kısacası felsefe yoksa, o alan da yoktur. Bu nedenle ben Türkiye'de sporun olmadığını söylemek zorundayım. Bence Türkiye'deki günümüz sporunu spor öncesi dönem olarak kabul etmek gerekir. Spor konusunda fikir üretecek bir kadrodan Türkiye'de söz edemiyoruz. Dergiye yayınlanmak üzere gelen pek çok yazının teorik ve tarihsel hatalar içerdiğini, pek çokları "Prof. Dr." ünvanlarıyla süslü bu yazıların Türkçe hatalarla dolu olduğunu da söylemek zorundayım. Bir defasında altında "Prof. Dr." imzalı el yazısıyla yollanan kısa bir faks metninde her cümlede en az bir Türkçe hatası görünce sinirlenip kağıdı çöpe atmışmış. Muhalif kesimde durum ayrı değil. Muhalif kesimin spor konusundaki görüşleri de eğemen görüşlerden farklı değil. Bu açıdan Türkiye'deki muhalif kesimlerin spor konusunda muhalif görüşleri olmadığı söylenmelidir. Dergi büyük ölçüde benim üzerimdeydi ve ben dört sayıdan sonra devam etmenin doğru olmayacağına karar verdim. Dergiyi bana hatırlatan ve tekrar çıkıp çıkmayacağını soran hâlâ mesajlar alıyorum. Kimbilir belki bir gün tekrar çıkar…
Dört nüsha yayınlanmış da olsa dergi nasıl bir iz bıraktı, birkaç örnek verebilir misiniz?
İlker Maga- Ben dergi nedeniyle Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi'ne davet edildim, o dönem henüz 36 yaşındaydım, ancak bu daveti bağımsız ve özgür kalmak istediğim için kabul etmedim. Derginin hiçbir girişimi olmadığı hâlde İstanbul'un ve Anadolu'nun çeşitli şehir ve kasabalarında "İnsanca Spor" inisiyatifleri oluşturulduğunu öğrendik, bunlardan iki grup dergiyi ziyarete geldi; dergi "başka bir spor"u arayan çevreleri, özellikle gençleri harekete geçirmişti. Beden eğitimi hocaları, akademisyenler ve muhalif sporu savunan bir çevre derginin çevresinde oluştu, bu çevrenin büyük bir bölümüyle ilişkim bugün de sürüyor. Aradan on yıl geçtiği ve sadece dört nüsha yayınlandığı hâlde dergi hâlâ soruluyor. Demek ki 'İnsanca Spor' iz bırakan bir deneme oldu.
Ama sadece felsefe yoktu dergide...
İlker Maga- Felsefik bir spor dergisiydi asıl hedeflediğim. Ama buna rağmen popüler konular da vardı: Dünya ülkelerinin ve Anadolu'nun çocuk oyunlarına yer veriyorduk, görsellik önemli bir yer kaplıyordu, "Sizce beden eğitimi ne?" ya da "Neden Beşiktaşlısınız?" gibi popüler toplumun bütün katmanlarını kapsayan mini söyleşiler de vardı, tarihten önemli spor bilgilerini yayınlıyorduk. Spora bir şekilde ilgi duyan hemen herkesin ilgisini genel olarak çekebilecek, boyut, tasarım, tipografi ve bütün özellikleriyle kaliteli bir dergiydi yaptığımız.
Dergi çıkışından itibaren olimpiyat oyunlarına karşı çıktı, neden?
İlker Maga- Sadece modern olimpiyat oyunları değil, antik Yunan'daki olimpiyatlara da karşıydı dergi. Şu nedenle: Antik Yunan'da olimpiyat oyunları, savaşlarda birbirlerine bir türlü üstünlük sağlayamayan sitelerin rekabetlerini sürdürdüğü bir arenaydı. Burada yarışan sporcular ise sporcu değil, asıl olarak savaşlarda da görev alan askerler, savaşçılardı. Yani sanıldığı gibi amatör yarışmacılar değil, tersine tam profesyonel sporculardı bu yarışmacılar. Bu olimpiyatlar barış amaçlı değil, bir sitenin diğerine üstünlük kazanması için kullanılıyordu, oyunlardan bir süre önce ve sonra savaşlara ara verilmesi sadece bir oyun kuralıydı, bu kuraldan yola çıkarak bunun arkasında barış amaçlı büyük düşünceler aramak bence yanlış. Ayrıca oyunların barış içinde geçmediğini unutmamak gerekir. Yarışmalar sırasında pek çok ölüm olayına rastlanıyordu ve bu ölümler dönemin "resmî yazarları" tarafından güzellenerek anlatılıyordu. Sokrates ve Platon'un bu oyunları, bu oyunlarda yarışanları ve yumruklarıyla sporcu öldüren sporcularını güzelledikleri bilinir. Sokrates ve Platon site meydanlarının "şampiyon felsefeci" leriydiler, bu iki filozof filozof olan rakipleriyle kelimelerle atışırken olimpiyat oyunlarındaki sporcular kelimeler yerine yumruklarını, mızraklarını ve ayaklarını kullanıyorlardı.
Siteler arasındaki rekabetin sürdüğü bir diğer savaş alanı olarak değerlendirilmesi gereken olimpiyat oyunlarında şampiyon olan sporculara ömür boyu şeref tirübününde oturma hakkı tanınıyordu. Ayrıca ödül olarak sadece zeytin dalından yapılmış birer taç kazandıkları ise doğru değildir. Şampiyon olan sporcular üç bin litre zeytinyağına varan ödüller alıyorlardı. Sözünü ettiğimiz dönemlerde eski Yunan'da ekmek, zeytinyağı ve şarap en önemli üç besin kaynağıydı; zeytinyağı, ekmekten sonra ikinci önemli besin kaynağıydı ve bu dönemde "iyi bir Yunan yurttaşı"nın yılda ortalama 30 litre zeytinyağı tükettiği dikkate alınırsa olimpiyat şampiyonlarına verilen üç bin litrelik ödülün ne kadar önemli olduğu ortaya çıkar. Kısacası, antik Yunan'daki olimpiyat oyunlarının barış amaçlı olduğu görüşü gerçeği yansıtmamaktadır. Demek ki siteler olimpiyat oyunlarını bu kadar önemsiyordu, demek ki olimpiyatların politik tesiri bu kadar büyüktü ve bu nedenle şampiyonlar bu kadar önemseniyordu. Bu sıraladıklarımız da, yaygın olan "antik olimpiyatlar barış için yapılıyordu" tezinin ne kadar yanlış ve naif bir tez olduğunu gösteriyor, eğer site çıkarları için değil de, sırf barış için yapılıyorsa, neden bu kadar önemseniyordu?
Modern olimpiyat oyunlarının kurucusu Pierre de Coubertin, iyi niyetler taşıyan bir Fransız aristokratıydı, ama onun iyi niyet taşıması olimpiyatların iyi niyetlerle gerçekleştirilmesini sağlayamamıştır. Coubertin, bu oyunlarla 1871'de karşı karşıya gelen Prusya ve Fransa'yı barıştırmak istemiştir, ama bu oyunlardan sekiz yıl sonra Birinci Dünya Savaşı'nda Almanya ve Fransa yine karşı karşıya gelmiştir. İkinci bir örnek verebilirim: 1936 Berlin Olimpiyat Oyunları, Alman faşizminin adını dünyaya duyurulmasını sağlamıştır, ardından dünyanın en büyük ve en yaygın savaşı, İkinci Dünya Savaşı gelmiştir. 1936 Berlin Olimpiyatları'nın barışa katkı sağladığını söylemek cüret ister; barış bir yana Alman ırkının üstün bir ırk olduğunu, Almanya'nın her açıdan dünyanın en disiplinli ve ileri tekniğe sahip ülke olduğunu dünyaya propaganda ederek, kitle psikolojisi aracılığıyla savaşı desteklemiştir. Olimpiyat tarihinde şimdiye kadar en uzun Uluslararası Olimpiyat Komitesi başkanlığını görevini yerine getirmiş Samaranch, Franko döneminin spor bakanıydı. Yani bir faşistti. Böyle bir insanın, barış amaçlı olduğu iddia edilen bir kurumun başına geçirilmesi bence, olimpiyat oyunlarındaki asıl niyeti göstermektedir. Bu niyet, her ne durumda olursa olsun, barış amaçlı değildir!
Savaş sonrası dönemde, Soğuk Savaş'ta durum değişmedi. Tıpkı eski Yunan'da savaşlarda birbirlerine üstünlük sağlayamayan sitelerin bu rekabeti Olimpiyat Oyunları'nda sürdürmeleri gibi , sıcak savaşa ara vermiş Sovyetler Birliği öncülüğündeki reel sosyalist ülkeler ile ABD öncülüğündeki kapitalist dünya modern olimpiyat oyunlarında karşı karşıya geliyorlardı. Bilindiği gibi Soğuk Savaş, basın savaşıydı, taraflar basın üzerinden bu savaşı sürdürüyorlardı; modern olimpiyat oyunları ise basın dışında ikinci büyük savaş alanı olarak değerlendirmek bence doğru olur. Soğuk Savaş döneminde de olimpiyat oyunları dünya barışına katkı sağlamamıştır.
Günümüzde de durum aynı, hattâ Soğuk Savaş yıllarından çok daha kötü bir tablonun ortaya çıktığı söylenebilir. Son olarak Ukrayna krizi nedeniyle Rusya'da Kış Olimpiyatları kısmen boykot edildi.
Bunun dışında olimpiyat oyunlarının spora verdiği zarar üzerinde durulmalıdır. Olimpiyat oyunlarını takip eden her insanın fark edebildiği durum, rekorlardır; spordaki bu rekabet öylesine insanlık dışı bir düzeye getirilmiştir ki, artık rekorlar kırılamamaktadır. Hattâ, yüzmede sık rastladığımız gibi, yarışmalarda birinci, ikinci ve üçüncülüğü birden fazla sporcu kazanabilmektedir. Yarışmalarda birinci ile ikinci arasında artık saniye farkı bile olamıyor; yüzmede artık herkes "en iyi" olduğu için, yunus cildine benzer özelliklere sahip mayolar üretilerek rakiplere üstünlük sağlanmaya çalışılıyor. İnsan bu; sınırları var ve bu sınırlara artık ulaşılmıştır. Bu insan sınırını sırf ülke propagandası olsun diye, sporcuların bundan sonraki yaşamları ve genel olarak sağlıkları hiçe sayarak aşırı zorlamak bence bir insanlık suçudur. Bu açıdan bakıldığında şu sonucu çıkarabilirim: Bir, olimpiyatların barışa katkısı olduğu yalanına artık son verilmelidir; iki, olimpiyat oyunlarının hiçbir cazibesi kalmamıştır; insanlık için değil, insana karşı bir mekanizma içine girmiştir, yani artık bitmiştir. Modern olimpiyat oyunları yerine halkların ve kültürlerin spor festivalleri olabilir, ama her durumda bu festivallerin yarışma ideolojisinden arındırılması gerekmektedir, aksi durumda girişilecek yeni denemelerin akibeti de olimpiyat oyunları olacaktır. Yarışma, ayırır, ayırdığı için faşizan ve insana aykırıdır!
Şu günlerde dünya futbol ateşiyle meşgul. Milyonlarca insan televizyon başında, dünyada bu kadar sorun varken haber bültenlerinin birinci haberini Brezilya'da gerçekleştirilen Futbol Dünya Kupası işgal ediyor. Sizce futbol neden seviliyor?
İlker Maga- İnsanlar topla büyür. Üretimin artmasıyla fiyatlar çok düştüğü için top fiyatları artık çok ucuzlamıştır ve günümüzde topu olmayan çocuk yok gibidir. Çocuğun topu tutmak yerine önce topa vurarak uzaklaştırdığı spor pedagojisinde defalarca kanıtlanmıştır. Hayatın ilk yıllarından itibaren hemen herkes top oynayabilir. Pek çok spor disiplininde o sporu yapmak için belli bir yaşa ve ekipmana sahip olmak gerekirken futbol ilk öğrenilen ve oynanan ilk sporlardan biri, belki de birincisidir. Pek çok sporun kuralları esnek değildir, oysa futbol, son derece az kuralı olan bir spordur; üstelik bu kurallar esnektir. Oyuncu sayısı, kalenin taştan ya da direkten yapılması, saha büyüklüğü, giysileri vs… Yirmiye yakın olan kuralları, "ofsayt" dışında hemen herkes kolayca anlayabilir. Boş bir arazide, sokakta, piknik alanlarında, sahilde, hattâ büyük bir oturma odasında hemen hemen her şartta kolayca oynanabilir bir spordur. Piknik yapan bir ailede o zamana kadar ayağı hiç topa değmemiş bir anne bile futbol oynayabilir, aile içinde yapılan bir maçta oyuncu olarak görev alabilir. Kısacası eğer top varsa hemen her yerde, her oyuncuyla ve hemen hemen her giysiyle oynanabilir.
Futbol sahası geniş ve oyuncuları fazla olduğu için yavaş oynanan ve takibi kolay bir takım sporudur. Yine sahasının geniş ve oyuncularının çok olmasına da bağlı olarak oyun örgüsü çok zengin bir spor olduğu için izleyiciye zevk verir. Kuralları kolay olduğu için hemen hemen her izleyici aynı zamanda futbol uzmanıdır. Çok ünlü bir futbol yıldızını eleştirebilir, hakeme kızar, antrenöre akıl verir, eleştirir, över… Bu yanlarıyla futbol kuşak tanımayan, herkese fikir söyleme hakkı tanıyan demokratik bir spordur. Bence bu yanları nedeniyle futbol geniş yığınlar tarafından sevilir.
Öyle de olsa futbolun spora ölçü olmadığı da söylenmelidir. Futbolda çok ileri ülkelere bakıldığında bu ülkelerdeki sporun yaygınlaşmadığını gözleyebiliyoruz. Meselâ Brezilya ve Arjantin gibi ülkelere bakıldığında bu ülkelerde kitlelerin sağlığı için spor yapılmadığı, okul ve kulüp sporlarının yaygınlaşmadığını gözlüyoruz. Hattâ bu çerçeve Batı ve Güney Avrupa'ya kadar uzatılabilir. Meselâ dünya şampiyonu olmuş İspanya ve İtalya'da bile diğer spor disiplinlerin futbolla karşılaştırıldığında çok az geliştiğini görüyoruz. Bu da futbolun spora ölçü olamayacağının, sistemlerin futboldan beklentisinin spor ve insan sağlığı değil, siyasî amaçlar içerdiğinin kanıtı sayılmalıdır.