Dersim katliamının temelinde Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk dışı öğelerin tamamen inkarına dayanan üniter devleti kurumlaştırma çabası ile Kürt aşiretlerinin geleneksel egemenlik alanlarını koruma reflekslerinin çatışması vardır. Cumhuriyet dönemi isyanlarına her ne kadar Kürtlük davası gömleği giydirilmeye çalışılmışsa da Ağrı İsyanı (o da kısmen) dışında hepsinin temelinde bu refleks vardır. Çok ulusal özellik gösterdikleri söylenemez. Bütün isyanların öncülüğü feodal üst tabaka tarafından yapılmış, bu nedenle isyanların etkinliği ancak başındaki ağa, şeyh, Seyid’in etkinlik alanıyla doğru orantılı olarak değişkenlik göstermiştir.
1937’de Dersim’de yaşanan isyanın o güne kadar yaşanan Kürt isyanlarından hemen hemen hiçbir farkı bulunmamaktadır. Aşiretler Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliğini kesin bir şekilde tesis etme çabasına karşı ayak diremiş ve bu hareket 5-6 aylık bir süreç içerisinde ordu tarafından bastırılmıştır. Seyid Rıza’nın da dahil olduğu direnen aşiretlerin ağalarının çoğu teslim olmuş, 6’sı asılmış diğerleri zindana atılmış, yakınları ise sürgün edilmiştir. Aşiretler silahlarının büyük bölümünü de hükümete teslim etmiştir.
1938’de yaşananlar ise isyan değil, katliamdır. 1938’de üzerlerine tamamen katliam amacıyla gelen Türk ordusuna karşı ellerinde derme çatma bir kaç yüz silahı kalan aşiretler çok az direniş gösterebilmiştir.
1938 çok iyi planlanmış bir katliamdır. Katliamların ağırlıklı bir bölümü de harekat alanlarındaki Dersimlilerin toplanarak kurşuna dizilmesi şeklinde gerçekleştirilmiştir.
Bütün bunlar üniter devletin tesisi adına yapılmış ve son Kürt isyanı bastırılmış, üstüne de büyük bir katliam gerçekleştirilerek Kürt direnişçiliği tarihe gömülmek istenmiştir.
Şimdi Dersim’de yaşananlar için özür dileyen Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın o dönemde yaşasaydı farklı bir şey yapacağını mı zannediyorsunuz?
Üniter-otoriter devleti korumak, savunmak için bu kadar canını dişine takan, ülkede kendine muhalif her kesimi en ağır baskı altında tutan Erdoğan’ın, bugün ülkede 37’deki Dersim gibi bir yapılanmanın ortaya çıkması durumunda nasıl bir siyaset izleyeceğini tahmin etmek pek de zor olmasa gerek.
Şuna kesinlikle inanarak söylüyorum Kemal Kılıçdaroğlu CHP’den siyasete girmeseydi, AKP’nin dahi halkla ilişkiler uzmanları olmasaydı Dersim’de 1938’de yaşananlar bugün bu kadar gündemde olmazdı.
7-14 Eylül 1930 tarihleri arasında yani sadece bir hafta içinde Zilan Katliamında öldürülen 10 bini aşkın silahsız Kürt köylüleri için Tayyip Erdoğan’ın vicdanında yer yok mu acaba? Ya 1927’de Hakkari’de katledilenler. Peki ya 1926’da yine Dersim’de Mustafa Muğlalı’nın öldürdüğü Koçanlılar.
Bunlar AKP’nin halkla ilişkiler çalışmasına pek de uymadıklarından gündeme falan taşınmaz.
Bugün devlet artı demokrasi talebine dahi en uzlaşmaz, en inkarcı tutumu gösteren AKP’nin gerçek bir sorgulama karşısında Kürt konulu bir samimiyet testinden geçmesi hiçbir şekilde mümkün değildir.
O gün Kürtler Türk egemenliğini kabul etmedikleri için öldürülüyordu, bugün de aynı nedenle öldürülüyor, cezaevlerine atılıyorlar.
Kafa aynı kafa. İktidar aynı iktidar.
Sorun CHP-AKP falan değildir, sorun üniter devlettir. Üniter devleti, Kürtler üzerindeki Türk egemenliğini savunanların özrü de hiçbir gelişmeyi ifade etmez.