
Özgürlük hareketi ve ona yakın çevreler ta başından beri Musul konsolosluğundaki görevlilerin ‘rehin’ alınması gibi bir durumun olmadığını, bunun bir oyun olduğunu, bir takım oyunların danışıklı yürütüldüğünü dile getirip durdu. Yaşanan gelişmeler bu değerlendirmelerin sahiplerini haklı çıkardı. En vahşi ve akıl almaz yöntemlerle çoluk-çocuk, kadın-yaşlı demeden insanları boğazlayan, diğer rehineleri kör bıçaklarla doğrayan DAİŞ çetesi, Türk devlet görevlileri serbest bırakıyor. Tabi bu durum tüm iç ve dış kamuoyunda soru işaretlerinin oluşmasına yol açtı. Peki ne oldu da DAİŞ (IŞİD) bu görevlileri bıraktı? Cevabı merak edilen bu soru Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da soruldu. Erdoğan’ın cevabı her şeyi açıklamaya yetiyordu. Tabi anlayabilene.
Türk Cumhurbaşkanı Erdoğan, DAİŞ ile maddi bir pazarlık yapılmadığını, siyasi ve diplomatik pazarlık yapıldığını belirtiyor. Erdoğan-DAİŞ arasındaki anti Kürt ittifakı başka nasıl itiraf edilebilirdi ki! Maddi pazarlık yapılmadığını söylemeleri gerçekleri örtbas etmeye yetmiyor. TC. devletinin, Erdoğan hükümetinin daha başından beri El-Nusra cephesi, Ahrar El Şam, DAİŞ vd. islami olduklarını iddia eden terör örgütlerine her türlü desteği sundukları defalarca ispatlandı. Bu ilişkiler fotoğraf karelerine, video görüntülerine yansıdı.
Erdoğan ‘maddi pazarlık yapılmadı’ derken ‘rehinelerin bırakılması karşılığında fidye ve cephane vermedik’ demeye getiriyor. Ancak bunun da böyle olmadığı çok açık. Bazılarını sıralayalım;
Trenle DAİŞ’e cephane
Türkiye-Suriye sınırı boydan boya çetelere açılarak her türlü cephanenin geçişine göz yumuldu. En son Kobanê saldırıları döneminde yine trenle cephane aktarıldığı tespit edildi.
Bunun yanında bizzat Türkiye Devletinin kendisi başta Ceylanpınar-Tıl Ebyad hattı olmak üzere tüm sınır hattında çetelere üslenme merkezleri açtı. Buralarda sınır kapılarından ve sınır kapısı gibi kullanılan kimi noktalardan her türlü lojistik eşyalar ve savaşçı aktarımı yapıldı. Türkiye’nin birçok şehrinde (İstanbul, Dilovası, Hacıbayram vd.) çetelerin büro açmalarına göz yumuldu. Buralar cihadist(!) toplama merkezleri gibi kullanıldı. Terörün finanse edilmesine göz yumuldu.
Devletin hastaneleri, resmi kurumların misafirhaneleri ve yurtlar çetelere tahsis edildi.
Kürtlere karşı savaşta yaralanan ya da çatışma alanlarında sıkışan çeteci güçler Türkiye tarafından özel araçlarla ve ambulanslarla alınmış tedavileri yapılarak misafir edildikleri defalarca görüntülendi.
Hatay, Adana gibi şehirlerden insani yardım adı altında Tır’larla cephane MİT denetiminde yine bu çetelere aktarılmıştır.
DAİŞ’den petrol satın alınarak katliamlarda kullanılmak üzere milyonlarca dolar para aktarıldı.
Tüm bunlar neyi gösteriyor; TC. Devletinin, Erdoğan’ın DAİŞ’e her türlü üslenme, cephane, lojistik, mali destek sunduğunu gösterir.
Bu kadar açık bir desteği bile inkar etmeye, örtbas etmeye çalışırken, siyasi ve diplomatik pazarlığı ifşa etmek durumunda kalıyor. Peki bu neyi ifade ediyor? DAİŞ’i tanıdığını, terörist olarak görmediğini, Sünni Arapların temsilcisi olarak haklı bir dava yürüttüklerini, bu mücadelelerini desteklediklerini belirtmek anlamına geliyor. Yani destek sunmaya devam.
Erdoğan’ın anti Kürt politikası
Başka ne anlama geliyor; Kürtlerin kazanımlar elde etmelerine, kanton ya da başka türden bir statü kazanmalarına tahammül göstermeyecekleri, bunun karşısında olan tüm güçlerle ittifak içinde olunacağı; diğer bir deyişle Rojava ile değil DAİŞ ile komşu olmak istediklerini, Kürtlerin tasfiye edilip DAİŞ’in hakimiyet kurması durumunda onları tanıyacaklarını, her türden siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişki ve ittifak içerisinde olunacağı ifade ediliyor. Yani Kürtlerin tasfiyesi temelinde bir pazarlık olduğu kesin. Anlaşılan o ki bununla da yetinmeyecekler. Bir de Rojava’da tampon bölge oluşumuna gitmek istiyor. Yani yetmemiş olacak ki işgal etmek, doğrudan müdahale etmek istiyor.
ABD’de Rojava Kürtlerini ‘terörist’ göstermeye çalışan Erdoğan, çıkar-güç ilişkilerine dayalı dengelerin hızla değiştiği bir dünyada yaşadığını, kendisinin de bu dengelerin ürünü olduğunu unutmuşa benziyor. Tam da AKP iki yüzlülüğüne -yüzsüzlüğüne- denk bir yaklaşımla herkesle gizli ya da açık ittifaklara yöneliyor. Bu ittifakların tümünde de temel bir yan mutlaka anti Kürtlük olmaktadır. Kürtler için bir imkan mı belirdi, hemen bertaraf etmek, bunu başaramıyorsa işbirlikçilerinin hanesine yazdırmaya yönelmektedir. Kürtler kazanım elde etmesinde kim kazanırsa kazansın! Unutulmasın ki senaryolar her zaman hazırlandığı gibi süre gitmiyor, hele Ortadoğu gerçekliğinde hiç gitmiyor!
Kürtlerle tarihsel gerçeğe de uygun stratejik bir ittifaka yönelmek varken tüccar mantığıyla Kürt karşıtı ittifaklara yönelmek, kısa vadede de uzun vadede de Türkiye ye ve bölgeye kaybettirecektir. Bu yaklaşım baltayı ayağına vurmak anlamına gelir. Tüm bunlar Erdoğan-Davutoğlu ikilisinin ‘stratejik derinlik’ten ne kadar yoksun olduğunu göstermiyor mu?
Öz güç büyütülmelidir
Hala PKK’nin tasfiye edilebileceği umuduyla sağa sola koşturmak, Kürtleri yalnızlaştırıp teslimiyete, irade göstermemeye zorlamak, boşa kürek çekmekten, zaman kaybetmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Yol yakınken yanlıştan dönülmelidir.
Unutulmasın ki Kürdistan Özgürlük Hareketi tüm olanaksızlıklara rağmen, neredeyse ölü bir halk gerçekliğinden bugünlere özgücüyle yürüdü. Bundan sonrada zafere öz gücüyle yürüyecektir. Dünya devletlerinin, uluslararası kuruluşların Şengal’e, Kobanê’ye, tüm Kürdistan’a yönelik saldırılar karşısındaki tavırsızlıkları bu konuda bir umutsuzluğa, ya da farklı bir beklentiye yol açmayacaktır. Tüm Kürdistan halkı da bu bilinçle bu saldırılar karşısında daha direngen, daha aktif bir tutum sergileme göreviyle karşı karşıyadır.
Rojava başta olmak üzere Kürtlere yönelik saldırılar tüm alanlarda en üst boyutlardadır. Kürtler küresel sisteme teslim olmaya, onlardan medet ummaya zorlanmaktadır. Bu beyhude çabaya mücadele cephelerine, Kobanê’ye akarak, sınırları ortadan kaldırarak cevap verilmeli, öz güç büyütülmelidir. Geliştirilecek büyük direnişin sonuçlarının da büyük olacağı unutulmamalıdır.
ERDAL BATMAN