Cenevre görüşmeleri ilk başladığında hemen herkesin hem fikir olduğu şey; Kürtler dahil olmadan Suriye’de sorunların çözüm rayına girmeyeceğiydi. Nitekim böyle de olmuştu. Astana görüşmeleri bunu bir kez daha ispatladı. Dolayısıyla 1. 2. 3. Cenevre görüşmeleri alanda, sözde Suriye muhalif güçleri olarak zikredilen güçlerin gerçeğini nasıl deşifre ettiyse, Astana görüşmeleri de Türk devletinin gerçek yüzünü bir kez daha tüm dünyaya göstermiş oldu.   

Oysa, Kürtler baştan beri Türk devletinin DAİŞ, Nusra başta olmak üzere alandaki çete gruplarına aktif destek verdiğini ısrarla dile getiriyordu. Zira bu çete gruplarının uyguladıkları vahşet göz önündeydi ve Türkiye sınırlarının özellikle Antep, Ceylanpınar hattında bunlar tarafından nasıl delik deşik edildiğini dünya görüyordu. Rusya uçak krizi sürecinde bu gerçeği somut bilgi ve belgelerle uluslar arası kurumlara taşımıştı. Kürt basını da bin bir belgeyle zaten bu gerçeği ispatlamıştı. Ama yine de çıkarlar gereği an geldi Rusya ile önce dirsek teması şeklinde başlayan ilişkiler Bab kapılarına, oradan da Astana’ya kadar uzandı.  

 Peki, Rusya, ABD ve Koalisyon güçleri Türk devletiyle ilişkilerin sonuçta gelip dayanacak yerin burası olacağını bilmiyorlar mıydı ya da hiç mi tahmin etmiyorlardı? Elbette biliyorlardı. Ancak çıkarlar bir yere kadar bunu gerektiriyordu, dolayısıyla rol de buna göre paylaşılarak oynandı.  

 Şimdi artık, asıl önemli olanın bundan sonra ne olacağıdır. Kırmızı çizgi olarak Kürtlerin statü ve coğrafi hakimiyetlerini engellemeyi hedef koyan Türk devletinin Rojava’daki işgal durumu giderek gündeme gelecektir. Şam’da namaz kılmaktan, Lozanı yeniden güncelleyerek yeni Osmanlı hayalleri kurmaktan, Musul’dan girip Kerkük’ten çıkmaktan dem vuran Erdoğan ve Türk devletinin giderek içe büzülmesi, dışarıda kuramadığı hegemonyasını içte sınırsız bir faşizm ile kurmaya yönelmesi en büyük olasılıktır.  

 Çünkü Erdoğan ve Türk devleti 3. Dünya savaşının kader tayin edici aktörleri değiller, olamazlar. Ne Erdoğan ve Türk devlet mantalitesi, ne de üçüncü dünya savaşına girişen küresel güçlerin realitesi buna izin vermez.  

 Öyle ki, ırkçı, şoven, ulus devletçi zihniyetle her şeyi ve herkesi tek tipleştirme dönemi miadını doldurmuştur. Bu gerçeklerle 21. yy’la şekil vermek, kendini sürdürebilir kılmak artık mümkün değildir. Erdoğan ve Türk devletinin Kürtler söz konusu olduğunda yaptığı yanlış hesap buydu. Ona göre sorun, devlet olup olmamakta, teknolojinin son ürünü silahlara sahip olup olmamaktaydı. Bununla istediği şekilde diktatörlüğünü herkese kabul ettireceğini, istediğini öldüreceğini, istediğini kendisin kul-köle yapabileceğine inanıyordu. Oysa ne çağ gerçeği ne de bu çağdaki Kürt gerçeği buna boyun eğecek, yok var sayılıp es geçilecek bir gerçekliktir. Dolayısıyla Kürtler geliştirdikleri siyasi-toplumsal sistemleriyle giderek bölgenin kader edici aktörleri arasında yer alırken, Erdoğan’ın hakim kılmaya çalıştığı yeşil-beyaz Türk-İslam sentezci faşist rejiminin daha doğmadan yok olması kaçınılmazdır. Çünkü yeni dünya bu sistem ve zihniyetin alıcısı yoktur.  

 İşte Astana toplantısı bu gerçeği daha da görünür kılarken, yeni Cenevre görüşmeleri kaçınılmaz olarak bunun resmi ilanı olacaktır.  

 Aslında Erdoğan, Bab kapılarına hayali zafer sarhoşluğuyla dayandığında bu gerçeklik yüzünü göstermeye başlamıştı. Astana bu gerçeğin üzerindeki perdeyi bir kademe daha aralarken, Cenevre ve sonrasındaki süreçler bu perdeyi tümden ortadan kaldıracaktır. İşler gelip buraya dayandığında ise, Erdoğan’da daldığı pembe rüyasından uyanmak zorunda kalacaktır.  

 İşte tam da bu noktada iş artık Türkiye içinde Erdoğan diktatörlüğünden rahatsız olanların sesini gür çıkarması ve demokratik bir cephede birleşerek aktif mücadelesine kalacaktır. Eğer Türkiye’de güçlü bir demokratik cephe oluşabilir ise, Erdoğan faşizminin kısa sürede yenilgisi kaçınılmazdır. Bu durumda tıpkı selefleri gibi o da işlediği insanlık suçu ve katliamlardan dolayı yargılanmaktan kurtulamayacaktır.  

 Ancak eğer Türkiye toplumunda güçlü bir demokrasi cephesi örgütlenerek Erdoğan diktatörlüğüne dur demezse, önümüzdeki tek adam referandumuyla ilan edeceği diktatörlüğüyle daha büyük acılar yaşatmaktan geri durmayacaktır. Onun için Numan Kurtulmuş referanduma giderken işleyecekleri katliamları önceden duyurdu. Kitleleri şimdiden korkutarak, öldürerek sindirmeye çalışıyorlar.  

 Çünkü referandumun HAYIR ile sonuçlanmasında kendi sonlarını görüyorlar. Sadece Erdoğan değil, hempaları da olası HAYIR sonucunda yargılanmaktan kurtulamayacaklardır. Numan kurtulmuş onun için Hitlerin propaganda bakanı Goebbels’in rolünü zevkle yerine getiriyor. Ancak korkunun ecele faydası yoktur. Bölgede ve dünyada giderek yaşadıkları köşeye sıkışma durumunun aynısını her geçen gün büyüyen HAYIR cephesiyle içte yaşamaları ve sonuçta kendi yarattığı enkazın altında kalması kaçınılmazdır.  Yeter ki, daha güçlü duralım, daha iyi örgütlenelim ve faşizmin kesinlikle yenilebilirliğine inanalım.

Unutmayalım eğer biz inanırsak herkes inanır. Ve eğer herkes inanırsa kazanırız.