
"ve cellat uyandı yatağında bir gece
tanrım dedi bu ne zor bilmece
öldükçe çoğalıyor adamlar
ben tükenmekteyim öldürdükçe"
Türkiye’de yüz yıllık siyasal rejimin miadını doldurduğu ve her bir siyasi aktörün biçimlendirilmiş siyasal rejim talebini dayattığı bir dönemden geçmekteyiz. Bu noktada üç temel talebin olduğunu ifade etmek gerekir. Birincisi MHP ve CHP’nin rejim talebidir. Bu talep daha çok Kemalist resmi ideolojinin yapısal bozguna uğratılmadan, modifiye edilmiş bir şekilde yeniden üretilmesini öngörmektedir. İkinci rejim talebi, Erdoğan ve AKP’nin rejim talebidir. Bu rejim talebinin adı başkanlık olarak ifade edilse de, dünya deneyimlerindeki hiçbir başkanlık sistemine benzememektedir. Lakin ideolojik tutunum araçları açısından Kemalizmi (Müslüman, Türk, Sünni, erkek) kopyalamakta, yönetim biçimi olarak ise teklik üzerinden inşa edilmiş olan Kemalizmi bir adım öteye taşıyıp bir ''tek'' daha eklemek (Reis Erdoğan) suretiyle egemenlik düzlemini var etmektedir. Üçüncü rejim talebi ise HDP’nin ve Kürt Siyasi Hareketi’nin talepçisi olduğu Demokratik Cumhuriyet mücadelesidir. Bu mücadele ''Yeni Yaşam'' adıyla kendisini var ettiği siyasal düzlemde, diğer iki rejim talebini de yapısal bozguna uğratmak yoluyla rejimin demokrasi ve özgürlük temelli kurgulanmasını öngörmektedir. Öz yönetimler vasıtasıyla yaşamı en yerelden inşa eden bu sistem ile Erdoğan’ın totaliter başkanlık talebi, bugün Türkiye siyasetinin birinci gündem konusu ve mücadele özneleridir.
Erdoğan’ın totaliter rejim inşa etme çalışmalarını çözümleyemeden, Türkiye’nin gittiği yolu ve Kürt Siyasi Hareketi başta olmak üzere direnen kesimlerin neyin mücadelesini verdiklerini anlamak mümkün değildir. Öncelikle Erdoğan, hukuk kurucu-egemenlik kabul ettirici bu çabalarında ihtiyacı olan şiddet olgusunu Kürtlerin gündelik yaşamlarına taşıyarak siyasal bir dinamiği hayata geçirmektedir. Kürt halkının bu şiddete karşı koyacağını ve direneceğini tahmin eden Erdoğan rejimi, IŞİD’in kullanımı başta olmak üzere birkaç alanda kendi rejim mücadelesini başarıya ulaştırmak ve rejimin rengini tüm umuma kabul ettirmek üzere çeşitli hamleler yapmıştır. Erdoğan, direnen Kürtlerin halklar için bir umut ve dayanışma merkezi yaratacağını ve muhalefeti öreceğini bildiği için, bu durumun önünü kesmek amacıyla tüm umuma karşı şiddet ve sindirme politikaları geliştirmiştir.
Barış isteyen herkes hedefte
Suruç’ta 33 devrimcinin katledilmesi olayında verilen mesaj, Kürtlere yardım etmek isteyen kesimlerin rejim tarafından açık hedef olacağıydı. Yine Ankara Katliamı ile verilen mesaj ise Kürtlerle savaşan ve rejimini kabul ettirmesi için gerek şart olarak şiddeti tam da burada yaratan rejim politikalarına karşı barış talebinde bulunan herkesin katliam tezgahından geçirileceği mesajıydı. Barış isteyen ve "Bu suça ortak olmayacağız" diyen akademisyenlere yönelik başlatılan cadı avı da sindirme politikalarının bir parçası olarak sürmektedir. Bu üç spesifik örnekle özel mesajların yanı sıra genel mesajlar da verilmekteydi. Şöyle ki, Türkiye’nin tümü Erdoğan’ın isteklerinin dışına kaçacak herhangi bir talepte ya da yönelimde olmaları halinde açık hedef haline gelecekti. Yani ünlü Twitter kullanıcısı Fuat Avni’nin (!) dediğini, Erdoğan barış talep edenler ve Kürtlerle dayanışanlar üzerinden tüm umumu ifade etmekteydi: “Korkma(yın), titre(yin)”.
Direngenleri bu tarz yöntemlerle kontrol altında tutmaya ve sindirmeye çalışan Erdoğan rejimi, havuzlaşan havzaya yeni medya müfrezeleri katmak ve çeşitli anti demokratik yasalarla direngen medyayı susturmak için bir medya planı oluşturmuştur. Doğan Medya başta olmak üzere havuzun içerisinde olmayan basın kurumları çeşitli iktidar teknikleri ile havuza dahil edilmiş, muhalif basına karşı ise yoğun bir sansür ve cezaevine atma pratikleri uygulanmıştır. Medyanın yanı sıra devlet yönetiminde ortak olduğu adli ve askeri bürokrasi de Erdoğan rejiminin denetimi altına alınmıştır. Genelkurmay Başkanı "Kent merkezlerinde tankların yer alması doğru değildir" demesinden sadece birkaç gün sonra Şırnak ve Cizre’de harita üzerinde savaş yönetmiştir. Yine özellikle adliye bürokrasisiyle "talimat Erdoğan’dan, uygulama yargıdan" mantığıyla bir ilişki kurulmuş durumdadır. Yani Erdoğan hem başkumandan hem başsavcı mertebelerinin sahibi konumuna gelmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu’nu kendisine tarihsel referans edinmiş olan Erdoğan, Osmanlı tarihinde çok sayıda görülmüş olan bir ''kaza''ya kurban olmamak için AKP içerisindeki muhalifleri hem umumi korku hem de özelleştirilmiş korku salma teknikleri ile susturmuştur. Korkunun karesi ile yaşamak durumunda kalan AKP içerisindeki muhalifler, zaman zaman cılız sesler çıkarsa da Erdoğan rejiminin acımasızlığına en yakın şahitler olarak susmaktadırlar. Hakeza iş dünyası ile irtibatında Erdoğan’ın dayattığı ilişki tarzı şudur: “Ya benimsin ya da kara toprağın”. Bu tarz bir ilişkilenmeyi istemeyen çeşitli iş grupları bile 1 Kasım sonrası hizaya çekilmiştirler.
Erdoğan rejiminin icadı 'makbul vatandaş'
Nihayetinde Erdoğan rejimini diri tutan teknik ise “polisliğin kıyısında bulunan makbul vatandaş”ın inşasıdır. Erdoğan HDP’ye kızdığında vazife edinip HDP binalarını yakanlar, Erdoğan’ın müfrezeliğini yapan mafya lideri, barış isteyen akademisyenlerin kapısına tehdit mesajları yazanlar, gazete köşelerinde hukuk tanımadan hakaretler savuranlar bu makbul vatandaşın örnekleridir. Bu makbul vatandaşların varlıkları, Erdoğan rejimine armağandır. Makbul vatandaşlar, vazife edindikleri işi hukuka bağlı kalmadan yapıp, olursa bir adli süreç sonrası, yine verili hukuk tarafından "pürü pak" edilerek piyasadaki yeni görevlere salınanlardır. Nitekim Hitler faşizminin üç boyutundan biri olan “hareket” boyutunu bu makbul vatandaş üstlenmekle birlikte, egemenliğin tesisi için hukuk dışına çıkmayla yetkilendirilmektedir. Bir totaliter rejimin “hareket”i olarak makbul vatandaşın vazifesi insan, vatandaş, hukuki olarak korunan birey kategorilerinin dışına çıkarılmış olan “düşman”ı etkisiz hale getirmektir. Hitler faşizminin akıl hocalarından olan Carl Schmitt, dost-düşman karşıtlığını siyasetin merkezine koymuştu. Ona göre dost-düşman olmazsa siyaset de iktidar da olmazdı. Şimdi akıllardaki soru şu: Erdoğan düşman edinmezse iktidarını sürdürebilir mi? Elbette ki hayır. Ve fakat düşman yaratma tekniği Erdoğan rejimi için salt bir iktidar tekniği değil, aynı zamanda ideolojik dayanaklarının oluşturduğu yaşamsal bir gerekliliktir.
Erdoğan rejiminin ilişkileri oluşturulmuş tahakkümü, Kürtler üzerinden otokolonize edilenlerin siyasal rejim talebine rıza etmesini ve otokolonize olmayanların da sessiz kalmasını öngörmekteydi. Fakat Ağustos, 2015 tarihinden beri sürdürülen savaşın kazanılamaması, öz yönetim direnişlerinin kırılamaması Erdoğan rejiminin egemenlik iddiasını alabora etti. Çünkü egemenlik büyük bir iddia olmasına paralel, büyük bir güç ve kudret de gerektirir. Halep’te Cuma namazı kılmak için yola çıkanlar aylarca Sur’a giremeyince büyük iddiaları çürümeye başlar. Dolayısıyla Erdoğan rejiminin Kürt savaşında Vietnam sendromuna girmesi ve aylardır süren güç gösterisinin bu sendromla noktalanması otokolonize olmayan ama sessiz bir şekilde süreci izleyenlerin sesinin çıkmasına vesile oldu. Nitekim bu ses, kurucu bir politikaya denk düşmüştür. Erdoğan rejimi, sayısız önlem aldığı yerden vurulmuş ve vakti gelmiş bu sese kulak vermiştir. Gürültü çıkarıp söz söylemeyen Erdoğan rejimine karşı, sözün ve müzakerenin gücüne inanan aydın, akademisyen, hukukçu, edebiyatçının sesi içerdiği anlamlar itibariyle gürültüyü bastırmıştır. Gürültü öznesini çaresiz bırakan bu sese karşı özne daha fazla gürültü çıkarmaktan başka çare görememekte, buna çabaladıkça da daha fazla bastırılmaktadır.
Erdoğan’ın rejimini egemen kılmak için Nisan 2015 tarihinden beri yürüttüğü fiili savaşta yeni bir aşamaya girmiş bulunmaktayız. Erdoğan bir bisikletin üstündedir ama bisiklet çamura batmış durumdadır. Bisiklet pedallarını çevirmezse düşecek, çevirirse ilerleyemeyecek ama çamuru derinleştirip hepimizi içine alacak şekilde yaygınlaştırmaya çalışacaktır. Dolayısıyla önümüzdeki süreç Erdoğan rejiminin saldırılarına karşı yapılması gereken sadece direnişi örgütlemek değil, bir adım ileriye doğru giderek Erdoğan’ın egemenlik iddiasını tarihin kara sayfalarına not düşürmektir. Önümüzde bir bahar, kazanırsak “Yeni Yaşam" kazanacak.
* Ankara Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi