Erdoğan bunu hep yapıyor. Şimdilerde yine kadınları parmağına dolamış durumda. Üç çocuk muhabbeti yeniden ısıtılıp gündeme getiriliyor. Bir yandan Kürt coğrafyasında insanlık dışı katliamlara imza atarken, öte tarafta kadın bedenini diline dolamak Erdoğan’ın rutini haline gelmiş görünüyor. 2012’de devletin gerçekleştirdiği hava harekatı ile 22’si çocuk 34 köylünün yaşamını yitirdiği Roboskî Katliamı yapıldığında Erdoğan; kameraların karşısına çıkıp ‘Her kürtaj bir Uludere’dir" demişti. Ondan 4,5 yıl sonra aynı yerde yine 17 yaşında 2 çocuk devlet güçlerince top atışları ile öldürüldü. Erdoğan yine kameraların karşısına çıkıp nüfus çoğaltmaktan bahsetti.
AKP’nin arka bahçesi konumundaki Türkiye Gençlik ve Eğitime Hizmet Vakfı’nın (TÜRGEV) 20. kuruluş yıldönümünde yaptığı konuşmada Erdoğan; "Açık söylüyorum, zürriyetimizi arttıracağız, neslimizi çoğaltacağız diyorum. Nüfus planlamasıymış, doğum kontrolüymüş, hiçbir Müslüman aile böyle bir anlayışın içinde olamaz. Rabbim ne diyorsa, sevgili Peygamberimiz ne diyorsa biz o yolda gideceğiz" dedi. Dilin kemiği yoktur derler, o da söylüyor işte. Yaptığı her şeye bir kutsiyet atfedilmeye çalışılan Erdoğan’ın söylediklerine cevabı onun dilinden anlayan biri, İhsan Eliaçık verdi ve "Ya öyle bir ayet yok, sallamış" dedi.
Erdoğan hayatın her alanını dinselleştirme politikasını bilinçli bir şekilde sürdürürken; dini duyguları sömürüyor, inanç meselesini büyük bir keyfiyetle istismar ediyor ve iktidarını koruma ve daim kılma politikalarına dini alet ediyor. Seçim mitinglerinde Kuran’ı eline alıp salladığını unutmayalım.
Fakat AKP döneminde artan oranlı bir şekilde kadın bedenine yönelik saldırgan söylemin öne çıkartılması, sadece AKP Saray iktidarının toplumu dinselleştirmesi, muhafazakarlaştırma politikaları ile sınırlı bir yaklaşım olarak ele alamayız. 2000’li yıllardan bu yana Türkiye’de nüfus politikasında yeni yönelimi daha önceki dönemden farklı olarak eksilen demografik kaybın yerine konması şeklinde tespit edilmiş olması, biz kadınları hedefe oturtan asıl sebeptir. Kapitalist düzenin çıkarları gereği geçmişteki ‘fazla nüfusu’ frenleme politikalarının yerini, nüfusun artmasını teşvik eden politikalara bırakması insanın, yani emek gücünün yeniden üretimi; neoliberal düzende sosyal devleti, paylaşımı, sömürünün sınırlandırılmasını değil de kadınların sömürüsünü merkeze almak zorunda.
Marks’ın ‘emek gücünün yeniden üretimini ‘çalışmasının kapsamı dışına atarak, "bu görevi işçilerin hayatta kalma ve üreme dürtülerine bırakması" feminist teoride eleştirilmiştir.(Gülnur A. Savran). Kapitalist sömürü sisteminde kadının emeğinin görünmezliği onun yeniden üretim sürecindeki bu kritik konumundan beslenir. Sınıflı tarih boyunca kadın bedeninin, emeğinin, kimliğinin tahakküm altına alınmasındaki heves buradan gelir. Üstelik hiçbir zaman işçi sınıfının dürtüleri ile yetinilmeyip devletlerin demografik planlamaları ile muztariptirler.
Erdoğan’ın dillendirmesinde vücut bulan ve egemen sistemin kadın bedeni üzerindeki politikaları ile eksilen/eksilecek olan, yaşlanan/yaşlanacak olan emek gücü yerine koymak için nüfus politikalarını şekillendirme yoluna gidiyor. Örneğin 1980’li yıllarda tam tersi bir tespit vardı. O dönemde artan nüfusun frenlenmesi politikası gereği Kürtaj yasalaşmıştı. Siyasi gücün temsilcisi olarak Kenan Evren aynı sebeple ‘iki çocuk yeter’ şeklinde konuşma yapıyordu. Türkiye’de doğurganlığın 2 çocuğa kadar düşmesi ve daha da düşme eğiliminde olması Erdoğan’a ‘üç çocuk o da yetmez...’ benzeri konuşmalar yaptırıyor. Yapılan istatistiklerin coğrafi dağılım bakımından homojenlik göstermemesi, örneğin Kürtlerdeki doğurganlık oranlarının yüksek olması, ırkçı bakış açısına sahip egemen anlayış tarafından ayrı bir risk olarak görüldüğünü de not etmeliyiz.
Erdoğan’ın yana yakıla yön vermeye çalıştığı yeni nüfus politikasında kadınların özgürlüklerini hedef alması, onların gerçek tanrısı neoliberalizmin bir gereği olmalı. Çünkü kürtajı ortadan kaldırmak ve doğumu teşvik için dini argümanlar kullanmak, inancı araçsallaştırmak ucuzdur. Neoliberal politikalardan vazgeçmek ise bedava emek sömürüsüne dayalı mevcut çarkın bozulması, kapitalist tatlı karlardan fedakarlık anlamına gelmektedir.
Dünyada başka örneklerde sosyal devlet ilkelerini hayata geçirerek, çocuk bakımını kamusal alana transfer ederek, sağlık, eğitim ve güvenceli bir toplum yaratma yoluna gidilerek nüfus artış eğilimi desteklenmektedir. Bizdeki süreçte bu yönde esaslı dönüşümlerden kesinlikle bahsedilmemektedir. Aksine kiralık işçilik, taşeron sistemi devam ediyor, kıdem tazminatının tasfiyesi ve zorunlu Bireysel Emeklilik Sistemi adı verilen emekliliğin özelleştirilmesi uygulaması ile ücretlerden 100 TL kesilmesi gündemleşiyor.
Türkiye’de her geçen gün yeni bir adımı atılan neoliberal politikalar hayatı güvencesizleştiriyor. Devletin yeni nüfus politikalarını şekillendirmek ise dinin araçsallaştırılması, kadın hareketinin bastırılması, anti laik politikalara kalıyor. Bir de hiçbir sınır, değer, vicdan tanımayan insanlık dışı uygulamalar var tabii. Kürtajın fiilen yasaklanmasından, tecavüzün hoş görülmesine kadar. Öyle ki; “Tecavüze uğrayan kadın doğursun, gerekirse devlet bakar." sözlerinin sahibi Recep Akdağ bugün yine sağlık bakanı.