Suudi Arabistan’ın İstanbul konsolosluğunda yaşanan Cemal Kaşıkçı cinayetini Erdoğan ve adamları çok ‘kaşıyor’. Kaşıyor diyorum çünkü hapishaneleri gazetecilerle dolduran, muhaliflerini sindirmek için bir yaşındaki çocukları ve seksen yaşındaki yaşlıları tutuklayan bir rejimin Kaşıkçı cinayetine en üst perdeden tepki vermesi ne insani ne de hukuki olamaz. İnsan öldürmekle övünen Erdoğan ve adamlarının bir gazetecinin öldürülmesine verdiği tepki abartıdan öte bir durumu ifade ediyor. Dikkat ettiyseniz ‘insan hakları, gazeteci hakları’ türünde moda deyimler bile kullanmıyorlar. Bu gerçeklikler Erdoğan ve adamlarının bu olayı çok değişik amaçlar için kullandığını gösteriyor.
Erdoğan ve adamları gibi katil bir güruhun Kaşıkçı cinayetini neden bu kadar ‘ciddiye’ aldıklarını anlamak için kullandıkları argümanlara bakmalıyız. Israrla ‘bu cinayetin emrini kim verdi’ye odaklanmışlar. Suudi devletini buradan sıkıştırmaya çalışıyorlar. Ancak devletin başındaki Kral Selman’ı muaf tutup gazetelerinde ‘emri veliaht prens Muhammed verdi’ iddiasını ısrarla piyasaya sürdüler. Bu gerçek niyetlerini ve amaçlarını anlamamızı sağlayan başlıca söylemdir. Çünkü Suudi Arabistan, kral olması beklenen prens Muhammed ile selefi Vahabi çizgiden ılımlı İslam çizgisine geçeceğini ilan etmiştir. Peki Muhammed öncülüğündeki bu çizgi değişikliği Erdoğan’ı neden rahatsız ediyor? İşte asıl sorun da burada yatıyor. Bu önemli hususu anlamak için son yıllardaki gelişmeleri ana başlıkları ile hatırlayalım.
ABD ve müttefiki güçler Ortadoğu’da özellikle Suudi yoluyla devletçi İslam tarikat ve cemaatlerini destekleyerek sol ve demokrasi güçlerini Türkiye’deki gibi tasfiyenin eşiğine getirdiler. İran İslam devrimiyle birlikte ‘ılımlı İslam’ adıyla yeni bir hamle başlattılar. SSCB dağılınca despot milliyetçi Ortadoğu ulus devletlerini iktidar değişimine uğratmayı da ılımlı İslam planları içine aldılar. Buna karşı TC, Suudi başta olmak üzere diğer Arap devletleri ‘ılımlı İslam’ı’ kontrollerinde tutarak, ABD ve müttefiklerini zorlamaya başladılar. ABD ve müttefikleri de demokrasi güçlerine ve terbiye etmek istediği devletlere DAİŞ adlı yapıyla müdahaleyi devreye koydular. Bu yolla hem demokrasi güçlerini yok etmeyi hem de halklarda ‘ılımlı İslam’a’ sempati yaratıp seçimlerle devletleri değiştirmeyi umdular.
DAİŞ hamlesinde, ılımlı İslam’ına en fazla hakim oldukları Türkiye’de, devlet yüzü Gülen cemaati siyasi yüzü Erdoğan-AKP olan projeye öncülük görevi verdiler. DAİŞ Ortadoğu’da Arap devletlerini değiştirecek, bu devletler İsrail ile dost İran’la savaşa girecekti. Bu hamle istedikleri gibi gitseydi Gülen-Erdoğan Türkiye’si yeni Ortadoğu’nun modeli olacaktı. Böyle bir stratejiye kapitalist sistem sahiplerinden sıcak bakmayanlar vardır. Suudi gibi hanedan Arap devletleri, DAİŞ ile iktidarlarının sonunun gelebileceğini anladıklarında Erdoğan ile anlaşarak DAİŞ’i kontrollerine alıp ABD ve müttefiklerinin amaçları dışına çıkartılar. ABD’nin Kürt halkının özgürlük mücadelesini terörist görmesinden yararlanarak DAİŞ’i Kürtlere saldırttılar. DAİŞ’in Irak’da Maliki devletinden, Şii İran’dan ve Alevi Esad’dan önce daha şiddetli biçimde Kürtlere saldırtılması, DAİŞ’in Erdoğan ve Türk özel harp dairesinin denetimine girdiğini yeterince gösteriyordu. Musul konsolosluğundaki Türk özel harp dairesi elemanları ki bunlardan biri de CHP’den Ardahan vekili seçtirilen Yılmaz Öztürk’tür DAİŞ’e ‘misafir’ edildiler. En son idlib’de Suriye DAİŞ’i olan Nusra cephesinin Erdoğan’ın talimatlarıyla hareket etmesi, 2013’de tam anlaşılmayan gerçekleri daha da netleştirmiştir.
DAİŞ’in Suriye’de Türk devletinin doğrudan denetimine girmesi, TC politikalarını uygulaması, Suudi ve Katar’ın da bunu desteklemesi, ABD ve müttefiklerini iki yoldan birini seçmek zorunda bıraktı; Ya DAİŞ üzerinden yaptığı planlarından vazgeçip Ortadoğu’dan çekilip ortalığı Türkiye ve Vahabi Suudi’ye bırakacaktı ya da DAİŞ’e karşı savaşan Kürtlere yanaşarak Ortadoğu’da kalmaya devam edecekti. Dolayısıyla ABD’nin Rojava’da YPG ile hareket etmesi bilinçli bir stratejiden değil mecburiyetten doğmuş olduğunu unutmamak gerekir.
Benzer bir mecburiyet ABD’nin politikaları için Türkiye’de uzun yıllar yatırım yaptığı Gülen cemaatinin tasfiye olmasıyla yönünü Suudi’ye vermesinde de yaşanmıştır. ABD Suudi’yi 21.yy’da da yanında tutmak için Mısır İhvanı şahsında bu çizgiyi tasfiye etmeye destek verdi. İran ile nükleer anlaşmayı bozdu. DAİŞ kartı tutmayan Suudi, ABD’nin verdiği garantilerle Vahabilikten ılımlı İslam’a geçtiğini ilan ederek yeni bir müttefiklik anlaşması imzaladı. Bunun anlamı sistem güçlerinin en az 1950’den bu yana Türkiye’ye yaptığı ılımlı İslam yatırımını azaltmak, Türkiye’ye verdikleri öncülük görevinden vazgeçmek, bunun yerine Suudi’yi öne çıkarmaktır. Erdoğan Türkiye’sinin sistem nezdinde itibarının kalmamasının nedenlerinden biri de budur.
Tekrar başa dönersek, Türkiye Kaşıkçı olayı ile Suudi Arabistan’da ılımlı İslam’a liderlik yapmaya hazırlanan Muhammed b. Selman’ı ve ekibini tasfiye etmeye çalışan hanedanın Vahabi kanadına güç verip ‘Suudi ılımlı İslam’ çizgisini zayıflatıp İhvan çizgisi öncülüğüyle yeniden Ortadoğu’ya dönmek istiyor. Yani Ortadoğu İslam liderliğinde Suudi yerine Türkiye, Muhammed b. Selman yerine Erdoğan stratejisinin esas alınmasını istiyor. Suudi prensin Kaşıkçı cinayeti nedeniyle Türk basınında sürekli teşhir edilmesinin perde arkasında bu amaç yatıyor.
Türkiye’nin Kaşıkçı olayında Suudileri sıkıştırmaya çalışmasının ikinci sebebiyse Suriye politikasıyla ilgilidir. Erdoğan Kaşıkçı cinayetini kullanma tarzı üzerinden Suudi’ye Suriye’de ‘Kürtlerle çalışma’ mesajını veriyor. Suudilerden Kürtlerle hareket eden Arapları Kürtlerden kopartmasını, yapabiliyorsa çatıştırmasını istiyor. Kürtlere saldırtmaya hazırladığı çeteleri için destek arıyor.