KASIM ENGİN
Yerel ve milli olan başkanlık sistemlerinin ilk emareleri başka düşüncelere yer verilmemesiydi. Başka görüş sahibi kişilere ve çevreleri sistem dışına itmek için üzerine giderek daraltmaydı. Adım adım ise Türkiye büyük millet meclisini, -ismi milletin meclisi de olsa- devre dışı bırakarak yetkileri başka bir merciiye yani kuruma devretmesiydi. En üst yasama karar organı olması gerekli olan TBMM’nin ve içerisinde çıkmış olan yürütme ise zamanla sadece bir bireyin istediği kararları çıkaran bir merciiye dönüşmesiyle esasta parlamenter sistem zaten tasfiye edildi. Tek bireyin eline dönüşen bir sistem ile birlikte hoşgörüsüzlük, kendini beğenmişlik derken megalomanlık başını aldı yürüdü.
Ne zaman ki megalomanlığa dur diyenler 7 Haziran seçimleriyle açığa çıkmaya başladı, parlamenter sistemi de fesh edebilecek tekçi faşist zihniyet ve tekçi yapılar dünyanın en büyük öldürücü silahlarıyla şehirleri yıkmaya başladılar. Şehirleri ve mezarlıkları bombalayan zihniyet, insanların cenazeleri üzerine benzin dökerek yakması, insanlığın daha doğrusu faşist yapıların geldiği ve düştüğü yeri göstermesi açısından çok net bir şekilde gözler önüne serilmişti. Unutulmasın ki; şehirlerin yıkım kararı, katletme planlaması daha önce çöktürme konsepti ile zaten planlanmıştı. Ne kadar insanın katledileceği, ne kadar insanın sürüleceği, ne kadar yerin boşaltılacağı hep önceden bu uğursuz planla ortaya konulmuş olması, yapılmak isteneni gösteriyordu.
Ancak bu faşizan uygulama yeni yaratılmak istenen sisteme yetmemiş olmalı ki, 15 Temmuz olaylarını kendilerine fırsat bilerek,” Normal zamanlarda yapamayacağımız şeyleri yapabilme gücüne sahip olduk” ile “Tanrının lütfu” diyerek yerel ve milli bir rejiminin ne olduğunu ‘yenikapı ruhu’ dedikleri histerik faşizan dalganın pompalanmasında herkes gördü.
Yenikapı ruhu dedikleri gerçeklik özü itibariyle faşist ittifaka kendilerine sosyal demokrat diyen bir çevreyi de katarak oluşabilecek olası tepkileri barajlamak amaçlı yedekleme başarısıdır. Bu başarı ne kadar sürer o ayrı bir değerlendirme hususu olsa da, ancak bir gerçek vardır ki o da, oluşan faşist ittifak ile artık Türkiye diye bilinen cumhuriyette cumhurun kalmadığı, cumhurun temsilcilerinin kalmadığı gerçeğidir. Nitekim gerçekliğin bu olduğunu onlarca belediyelere atanan –ki bunlar seçimle iş başına getirilmiş kurumlardır- kayyumlarda gördük. Seçilmişlere kayyum atamak demek son kertede sözde yürütülmüş olan parlamenter sistemin son kırıntılarının dibine dinamiti çakarak, yerel ve milli olacak olan tek şef sistemine geçilmesi demektir. Bunun böyle olduğunu bizler açılmayan meclisten görüyoruz, çok açık bir şekilde hükümete talimat veren yerel ve milli şefin talimatlarında görüyoruz.
Dahası artık Türkiye seçimlerle gelen, halk tarafından parlamentoya gönderilenler ile yönetilmiyor. Bilakis parlamentoya girenlerin Türkiye’yi ilgilendiren kararların hiç birisinde artık söz söyleme hakları kalmamıştır. Onların yerine bu hakkı zaten yerel ve milli şef olan kişi artık kullanıyor.
Yerel ve milli şef bu kararları nasıl aldığını ise en son muhtarlarla yaptığı toplantıda göstermiştir. OHAL’ın 12 ay daha uzatılacağını muhtarlara söylemiş, muhtarların alkışlamasıyla birlikte, “gördünüz işte, karar alınmıştır” mealindeki söylemiyle, kararların nasıl alındığını ve bundan böyle nasıl alınacağının görülmesi açısından iyi bir örnek olmuştur.
Sonuç itibariyle; kararlar artık Türkiye büyük millet meclisinde alınmayacaktır. Bundan böyle kararları Erdoğan istediği yerde, istediği kişilerle alacak.
Öztele, davul ipliğiyle birlikte meclisin boynunda olacak, tokmak ise Erdoğan ve muhtarların elinde. Tokmağı vuranlar vurdukça davul ses verecek, tokmak vurmadıkça davul ses vermeyecek.
Türkiye’nin yeni yerel ve milli yönetimi Türkiye’ye hayırlı olsun!