Takkecilik yok artık üslubunda. Maske takıp sağı solu kandırma yerine, artık davranması gerektiği gibi konuşan, olay ve olguları izah eden bir başbakan var karşımızda. Kısacası Erdoğan ilk zamanlarki gibi artık yalan konuşmuyor, deyim yerindeyse dobra dobra konuşuyor artık.
Eskide sarf ettiği sözler her tarafa çekmek mümkündü. Sağa da sola da çekilebilirdi. Örneğin ‘tabi ki Kürt sorunu vardır ve bu sorun devletin çözmesi gereken esas sorunlardan birisidir’ dediğinde, hemen bir yorum yapmak oldukça zordu. Çünkü gerçekten de doğru konuşup konuşmadığını bilmek mucit olmayı gerektiriyordu. Başbakanın düşüncesini okmakla ancak ne dediğini anlamamız gerekiyorde eskide.
Ama şimdi öyle mi? Hayır!
Ne münasabet?
Bakın Tayyip Erdoğan Antep’te nasıl da açık ve somut konuştu: “…Ne istiyorsun? Rahat ol. Tutturmuşlar; ‘Kürt sorunu, Kürt sorunu. Ne Kürt sorunu, ben Kürt sorunu diye bir şey tanımıyorum..”
Bu sözleri sarf eden başbakan Tayyip Erdoğan’dır.
Ne kadar açık, yalın ve yalansız değil mi? Acaba, ‘Erdoğan artık değişti, eskisi gibi değildir. Aslında Kürt sorununu çözecekti ama olmadı. Her nedense vazgeçti‘ diyenler var mı hala? Ahmet Altan bile değiştiğine, daha doğrusu Erdoğan’a iman etmekten vazgeçtiğine göre, kimsenin kalmamış olması gerekiyor. Ama her şeye rağmen şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.
Antep konuşması, Tayyip Erdoğan’nın gerçek düşüncesidir. Aslında Erdoğan ta baştan beri inkarcı bir zihniyete sahiptir. O da ecdadı gibi Kürtlerin yokluğu ve kırımı üzerinde kendi varlığını inşa etmiş bir kişiliktir. İlk süreçlerde farklı konuşması, kendisine verilen misyonun gereğidir. O dönemde maske takarak, takkecilik yaparak, dolaylı konuşarak, ama daha çok da yalan söylerek rollünü oynuyordu. Şimdi başka türlü rollünü oynayan bir başbakan var.
Şimdi böylesi bir başbakanla yeni süreç devam eder mi? Henüz daha yeni başlayan diyalog karşılıklı bir müzekereye dönüşebilir mi? Birbirini ezmeden, yengi ve yenilgi psikolojisini oluşturmadan eşit bir barış konseyi temelinde doğru bir barış sürecine girmek mümkün mü?
Başbakanın üslubuna, zihniyetine ve daha çok da ekranlardaki konuşmalarına bakıldığında süreç daha fazla ilerlemez. Bu zihniyetle, Kürtleri küçümsemekle, PKK’yi dıştalamakla, Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’la eşit koşullarda oturma konusunda sorun yaratmakla süreç asla, ama asla devam etmez.
Her şeyden önce sürecin devam etmesi, istişarın müzakereye dönüşmesi için Kürtlerin bir ulus olarak görülmesi, bir halk olarak hazm edilmesi gerekiyor. Yani başbakanın dediği biçimde “Kürt sorunu da nereden çıktı? Daha ne istiyorsunuz, vekil oluyorsunuz, başbakan, hatta cumhurbaşkanı bile oluyorsunuz, o halde neden oturduğunuz yerde oturmuyorsunuz” demekle bu iş yürümez. Bu zihniyet Türkiye’yi barışa, huzura ve refeha değil, daha büyük ve daha kanlı savaşa götürür. Bunu herkes bilmelidir.
Bir taraftan opersayonlarla Kürt gençlerini kırımdan geçir, şehir ve köylerde demokratik siyaset ekseninde çalışma yapan politikacıları tutuklat, Paris’in orta yerinde kadınlar kırımını gerçekleştir, sonra da dünyanın gözlerinin içine baka baka, ‘İmralı’yla görüşme devam edecek” de.
Öyle anlaşılıyor ki Türk devleti, dolayıısyla başbakan eşit koşullarda diyalog, anlaşma ve müzakere istemiyor. Kürtleri ezmeyi, ezdikçe de taviz koparmayı, vura vura Kürt Hareketi’ni kırıntılarla ikna etmeyi, ‘yenilmedim’ havasını vererek karşı tarafı berteraf etmeyi hedefliyor.
Erdoğan’ın operasyonlara, öldürme ve katliamlara ara vermeden ‘barış‘ demesinin nedeni de budur. Öyle bir demagoji ve yalanla barıştan bahs ediyor ki, bilmeyenler gerçekten de ‘barış’ı isteyenin kendisi olduğunu sanırlar. Oysa öyle değildir. Bu süreci esas olarak baltalayan, boşa çıkartmak için elinden ne geliyorsa onu yapan ve kesintisiz bir biçimde katliam yapmaya devam eden Erdoğan’ın ta kendisidir.
Başbakan bir kez daha düşünmelidir: Kandil ile İmralı’yı karşı karşıya getirme çabasından vazgeçmelidir.
İkincisi, hem savaş hem barış politikası Kürdistan’da ve bu çağda yürütülemez. Eğer bu kural geçerliyse, o zaman Kürtler de bu kurala ugun davrandıklarında ortalığı velveleye verme alışkanlığından vazgeçilmelidir.
Üçüncüsü, sadece Kürtlerin değil, herkesin barışa ihtiyacı vardır. Kürtler barışmak zorundadır, biraz daha dayatırsam teslim alırım’ yaklaşımı büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgı mutlaka görülmelidir.
Dördüncüsü, ‘ne kadar fazla Kürt öldürüsem, PKK o kadar erken taviz verir’ yaklaşımı yanıltıcıdır. Tam tersine siz öldürdükçe Kürtler daha fazla öfkelendikleri gibi, kopma ve ayrı bir yaşam kurma eğlimi çok daha fazla güçleniyor.
Paris katliamı bunun en somut ve çarpıcı örneğidir. Üç kadının katliamı ile Kürtlerin ruhu ne kadar yaralandığı doğruysa, öfke ve mücadele etme gerekçeleri de bir o kadar büyüdüğü doğrudur.
Beşincisi, savaş yüz yıl da sürse tek taraflı barış olmaz! ‘Kürtler pes etmeli, daha fazla bir şey istememeli, ne verildiyse onunla yetinmeli’ gibi sömürgeci zihniyet terk edilmelidir. Kürtler en zayıf haldeyken pes etmedi, milyonlara varan dev bir güçle pes etmeleri düşünülmemelidir.
Altıncısı, Kürt sorunu çözülmeden Kürtlerden silahların bırakılmasını istemek hem vicdansızlıktır, hem de savaşın felsefesinden zerre kadar anlamamaktır. Bir amaç için silaha başvuran bir güç, amacına ulaşmadan elindeki silahların bırakmasını beklemek saflık olur. Parsi katliamı, Kürtlerin silahları bırakma değil, kendilerini savunmak için daha fazla silahlalara ihtiyaç duydukları gerçeği ortaya çıkmıştır.
fuatkav@hotmail.com
Erdoğan önce Kürtleri tanımalıdır