Çözüm süreci aslında salt Kürt sorununun değil sistemin demokratikleşerek yeniden yapılanmasının adı. Abdullah Öcalan'ın ortaya koyduğu modeli sadece Kürt sorununa indirgemek büyük çözümü görmezden gelmek demektir ki bu ülkeyi bugün olduğu gibi süratle otoriterizme sürükler. Halkların, sınıfların diğer tüm grupların temsilini sağlayamayan rejim bölgesel ve yerel güç odaklarının hegemonyasına teslim oluyor. Bu nedenle bölgemizde AKP ile temsilini bulan Sünni eksenli otoriterizm bölge halkları açısından büyük bir tehlikeyi işaret ediyor. Suudi Arap milliyetçiliği ile İslam-Türk ırkçılığının ittifakı gözünü Mezopotamya, Anadolu ve Rumeli topraklarına dikmiş yeni bir istilanın hesaplarını yapıyor. Başta İstanbul olmak üzere batıda “kentsel dönüşüm” adı altında yıkılan kent parçaları yeniden ranta açılıyor. Bir yandan rant temelli yeni bir sermaye birikimi oluşturulurken bir yandan da kentin sosyal dokusu yeniden tarif edilmek isteniyor. Kürdistan’da gelişen toplumsal muhalefete yönelik sürdürülen katliamla şehirlerde yaratılan tahribatın da bir amacı batıdakine benzer bir rant sürecini Kürdistan’da da başlatmaktır. Diyarbakır’ın kalbi Sur’da yaşayan yerleşik halkı yerinden ederek buraya kendi yandaşlarını yerleştirme planları bunun bir parçasıdır. Hakkari, Şırnak gibi şehir merkezlerinin yer değiştirme girişimleri de bundan bağımsız değil. Bu nedenle bu uygulamalara karşı tüm direniş araçları meşru ve mubahtır.

Masada teslim almayı planladığı Kürt Özgürlük Hareketi karşısında hem masada hem de seçim sandığında hesapları tutmayan Erdoğan ve AKP çözüm süreci adı verilen yeniden yapılanma görüşmelerini Cizre Cudi Mahallesi Niran Sokak 16 numaralı binanın bodrumunda enkaz altında bıraktı. Oysa 28 Şubat’ta Dolmabahçe'de okunan mutabakat metni hala ortada duruyor. Metni kaleme alan taraf olarak Öcalan'ın çözüm konusundaki ısrar ve iradesi de tüm çevrelerin malumu. Ancak gelinen noktada bunun Erdoğan ve AKP ile olamayacağı kesin. Erdoğan ve AKP ikilisinin Öcalan üzerinde yürüttüğü insanlık dışı tecridin nedeni de bu. Öcalan'ın bu iktidar blokunu muhatap alınacak ciddiyetten yoksun bulması. Erdoğan ve AKP’nin otoriter eğilimlerine karşı halkların ortak, eşit ve gönüllü iktidarını savunmadaki ısrarı. Yine Öcalan’ın Kürt Özgürlük Hareketi ile diğer tüm halkların ve toplum kesimlerinin ezilenlerinin mücadelesini ortaklaştırma ısrar ve kararlılığının Haziran seçimlerinde ortaya çıkardığı sonuç iktidarın hesaplarını alt üst ediyor. İşte bu ısrar Erdoğan ve AKP’nin rejimin demokratikleştirilmesi gibi bir hesaplarının olmadığını ortaya çıkardı. Ve yine anlaşıldı ki Erdoğan ve AKP çözümün bir parçası olmak bir yana ancak tasfiye edilmeleri ile çözüme bir katkı sunabilirler.   

Bu nedenle bugün önümüzde duran en temel meselelerden biri de yeni muhatabın kim olacağı meselesidir. AKP Kürtlere ya teslim olursunuz ya da bundan sonra da katliamlarla şehirleri yıkmaya devam edeceğiz diyor. Dersim katliamından sonraki en büyük kıyımı zamana yayarak uygulamaya devam edeceğini gösteriyor. Bir yandan da tüm iktidar aygıtını ve taraftar medyayı kullanarak kendisinden önceki iktidarları taklit ederek PKK’nin “taşeron” örgüt olduğu propagandasını yaymaya çalışıyorlar. Çok açık ki bu tartışılmaya değer bir başlık değildir. Yine de PKK’nin taşeron olamayacak kadar büyük bir halk hareketi olduğunun tüm muhatapları tarafından çok iyi bilindiğini hatırlatmakta fayda var. Ancak PKK’nin Kuzey Kürdistan’ın yanı sıra bölgesel bir güç olması hasebiyle bölge ezilenlerinin çıkarlarının korunması hassasiyetiyle büyük ittifakların bir parçası olması kaçınılmaz görünüyor. Bu doğrultuda geçtiğimiz hafta kuruluşu ilan edilen Halkların Birleşik Devrim Hareketi çözümün halklar cephesinden aktörlerinin kimler olacağı sorusuna cevap veriyor. 

Birleşik Devrim Hareketi’nin kuruluş bildirisinde yer alan, “Bugün Rojava devrimini, Kürt öz yönetim direnişlerini ve halklarımızın Birleşik Devrim mücadelesini savunmak ve sürdürmek demek tüm ezilenlerin, emekçilerin, aydınların, demokratların ve tüm halkın can güvenliğini ve geleceğini savunmak demektir. Söz konusu bütün değerlere sahip çıkmak demek dünya halklarının geleceğini savunmak demektir. Bu düzen altında Türkiye’de hiçbir toplum kesiminin geleceği güvende değildir. Aleviler, laik demokrat kesimler, emekçiler, yoksullar, tüm muhalif güçler saldırı altındadır. Kürt özyönetim direnişleri kırılırsa AKP aynı saldırganlıkla ve acımasızlıkla Türkiye’deki muhalefeti kanla bastıracaktır. Dolayısıyla Türkiye’de tüm ilerici, devrimci güçlerin ve emekçi halkın geleceği Kürt direnişinin geleceği ile iç içe geçmiştir” ifadesi Erdoğan AKP iktidarına karşı çözümün diğer muhataplarını da tarif ediyor. Bu hedef iktidar adına bir muhatap aramak yerine iktidarı bir bütün olarak ele geçirmek olarak ortaya çıkıyor. Bu büyük birleşmeye CHP gibi Birleşik Haziran Hareketi gibi yapıların da duyarsız kalması düşünülemez.   

Erdoğan ve AKP iktidarının daha kanlı bir diktatörlüğe hazırlandığına vurgu yapılan kuruluş bildirisinde yer alan, “Bu gidişi yalnız ve yalnız halkların birleşik direnişi ve devrimi önleyebilir. Ya daha kanlı bir diktatörlük kurulacak ya da halklarımız örgütlenip silahlanarak cihatçı faşist AKP çetesini dayanaklarıyla birlikte yerle bir edecektir” belirlemesi de önümüzdeki sürecin çok daha çetin geçeceğini gösteriyor.