AKP, Türkiye’yi ağır bir savaş ve ekonomik krize sürükledi. Bunlar bilinmeyen ve öngörülmeyen konular değildi. Önder Apo Türkiye’yi bu çıkmazdan kurtarmak için olağanüstü bir çaba sergiledi. Kürt sorunu çözülmezse Türkiye’de darbe mekaniği devreye girer ve demokratik gelişmelerin önü kesilir, dedi. Defalarca hükümeti uyardı. Demokratik çözüm projeleri sundu. En son Dolmabahçe mutabakatı kamuoyuna açıklandı.

Erdoğan bile bile Dolmabahçe mutabakatını yok saydı. Bunu televizyonların karşısında ilan etti. Sonunda Türkiye’yi doludizgin bir savaşa sürükledi. 7 Haziran seçimlerine darbe yaptı. Bu süreci Devlet Bahçeli önderliğinde yürüttüler. Bahçeli o günlerden bugüne kadar savaşı tırmandırıp derinleştiriyor. Kemal Kılıçdaroğlu ise demokratik muhalefetin önderliğini yapacağına en kritik anlarda Erdoğan’a ve savaşa payanda olmanın ötesinde bir rolün sahibi olamadı. 

Türkiye ordusunu Suriye’ye soktuğunda Kılıçdaroğlu karşı durmadı. Milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasına evet, dedi. Şehirlerin yıkılmasına sessiz kaldı. Belediyelerin zorbalıkla gasp edilmesine sessiz kalarak destek verdi. Ne zaman hükümet sıkışsa “teröre karşı her türlü desteği veririz” diyerek çözümden uzak, herhangi bir projeden yoksun, sözde bir eleştiri pozisyonunda kaldı. Bunu da kitleler HDP gibi muhalefet yapacak partilere kaymasın diye yaptı. Yüzyıllık Kürt sorunu yokmuş gibi davranmaya devam etti. Bu tutum açık ki, CHP’yi AKP ve MHP’nin yanında, yedeğinde tutmanın dışında bir işleve kavuşturmuyor. Türkiye’nin böyle ağır bir savaşa ve krize sürüklenmesinde CHP’nin de ciddi bir sorumluluğu var.

Türk hükümeti İstanbul’da polislere yönelik eylemden sonra büyük bir propaganda ve psikolojik savaş eşliğinde tüm Türkiye’yi teslim alma operasyonu başlattı. Görülmemiş bir mağduriyet edebiyatı eşliğinde muhalif bir ses nerede varsa saldırı altına aldı. “Türkiye ilerliyormuş, kalkınıyormuş, dış güçleri önünü kesmek istiyormuş” söylemiyle tam bir şark kurnazlığı yapıyor. Sanki yüzyıllık Kürt sorunu yokmuş, kırk yıldır PKK ile çatışma olmamış, Kürtlerin bir hak talebi yokmuş! 

28 Şubat 2015’te Dolmabahçe mutabakatı açıklandı. Yıllarca görüşmeler oldu. Silahlar sustu. Cenazeler gelmez oldu. 2002’de de AKP hükümet olduğunda ateşkes iki yıldan fazla bir süre devam etti. Silahsız, çatışmasız yol ve yöntemlerle sorunların çözülebileceğini herkes gördü. Toplum bundan memnundu ve büyük bir rahatlama ortaya çıkmıştı. Sanki bunlar hiç olmamış ve hükümet savaşta karar kılmamış gibi bir propaganda savaşı yürütülüyor. 

Türkiye halkı ya alıklaştırılmış, hafıza kaybına uğramış, bu olan bitenleri unutmuş gibi. Eğer böyleyse durum kötü olarak nitelenebilir. Yok eğer bunları bilerek savaş blokunun yanındaysa bu daha da kötüdür. 24 Temmuz’da hükümetin savaşı başlatmasından sonra toplumun bir tepkisi vardı. Asker ve polis cenazelerinde bunlar gözlendi. Ancak AKP halkın tepkilerini bastırdı. Basın bunda etkili bir rol oynadı.

Şimdi de sanki yıllarca bu sorunlar ve tartışmalar hiç olmamış gibi, uzaydan, uzak diyarlardan gelenler Türkiye’yi rahatsız ediyor, zarar veriyor havası yayıyorlar. Nasıl olurda yüz kiloluk, tonluk bombalar kullanıyorlar, diye hayret belirtiyorlar. Sanki Kürtleri öldürmek, köylerini ve şehirlerini yıkmak, on binlercesini hapislere doldurmak doğal bir hakmış gibi davranılıyor. Devlet Kürtlere her şeyi yapabilir. Kürtlere düşen görev elini kolunu bağlayıp seyretmektir! Bu ilahi bir emir ve yasadır!

Davutoğlu 24 Temmuz gecesi dört yüz bomba yağdırdık, demişti. Aylar ve yıllardır sürekli savaş uçakları Kürtleri bombalıyor. Tonluk kazanlar habire üstlerine boca ediliyor. Kimse bunu sorgulamıyor, eleştirmiyor. Binlerce Kürt genci öldürmekle övünüyorlar. Ama kendilerinden ölen olduğunda “söyle gençti, söyle nişanlıydı” edebiyatıyla savaşa, ateşe malzeme taşımaya devam ediyorlar. Ölen Kürt gençlerinin aileleri, sevdikleri, hayalleri yok! İnsan sayılmazlar. İsimleri bile anılmaz, rakamlara indirgenmişler. 

Türkiye yine tekçi ve imhacı çizgiye geldi. Erdoğan seferberlik ilan ediyor. Bin yıllık kardeşlik edebiyatı yapanlar tüm devleti Kürtlere saldırtarak seferberlik ilan ediyor. Zaten aylardır şöyle bitireceğiz, şöyle yok edeceğiz deyip duruyorlar. Kürtlerle bir arada yaşama ve varlığını tanıma noktasına hiç gelmediler. Bu ırkçı ve hastalıklı zihniyetten kurtulamadılar. Bırakalım Türkiye sınırlarını, gidip Suriye Kürtlerine karşı direkt savaşa girecek kadar kendilerini yitirdiler. Ne olursa olsun Ortadoğu’da Kürtler barınmasın, adları ve bir statüleri olmasın diye ortalığı ayağa kaldırmışlar.

Kürtlere karşı DAİŞ’i kullandılar. Şimdi de dünyada herkesle ilişki kurarak, her karanlık oyuna başvurarak Kürtleri boğmaya çalışıyorlar. Türkiye halkını da teslim alarak bu kirli ve kanlı oyuna ortak ediyorlar. Bahçeli’nin ırkçı ve faşist zihniyetini Türkiye’ye dayatıyorlar. Erdoğan hapşırınca tüm Tv kanalları canlı yayına geçiyor. Buna rağmen büyük bir korku ve telaş içindeler. Öyle ki, gazete ve televizyonları kapatmayla yetinemediler, şimdi de sosyal medyayı hedeflerine koymuşlar. Haksız ve zalim olduklarını biliyorlar. 

Savaşlarla ilgili tarihi bir söz var; savaşlarda önce gerçekler ölür, diye. Erdoğan ve Bahçeli ikilisi şimdi gerçekleri ortadan kaldırmak ve zulmü normalleştirmek için saldırı halindeler. Ancak gerçekler inatçıdır. Hele direnenler ve insanlığa güvenenler varsa yalanın ve zorbalığın ömür uzun olmaz!