Bakanların, Mafya’ya sunduğu hizmete karşılık aldıkları ücret ve ilişkiler ağının ortaya saçılmasından sonra, yazdığım yazıda Mafya’nın yasaklar, kıtlıkların gayri meşru çocuğu olduğunu yazmış, Mafya düzeni çarkının işleyişini anlatmıştım.

Anlattığım tablo, Birleşmiş Milletlerin, Amerika öncülüğünde İran’ı ekonomik ambargo altına alınmasından sonra, Türk rejimi kıyılarında karaya vurmuştu.
Ambargo, kıtlık ve yokluk demekti. Bu da, uluslararası Mafya’ya, altın tepsi içinde sunulmuş armağandı. İran, yasaklar duvarını delip, kıtlığı aşmak için çırpınırken, Mafya kendi kartelini kurup, İran petrollerinin gayri meşru yoldan dünya piyasalarına (mesela Irak üzerinden ihracat) akıtılması, paranın Amerikan dolarına karşı, altın olarak ülkeye aktarılmasına el atmıştır.  
Kartelini oluşturan Mafya’nın "altına hücumu" şenliği, etrafa saçılan bilgi ve belgelere göre Türk devleti, nakliyat ile kara paranın yıkanıp aklanmasında merkez üstü. Yirmili yaşlardaki İranlı Reza Sarrab da kartelin, kara para, altın akışın trafiğini yönetecek kiralık personele, torba çantalarla dolar balyalarını teslim eden ayakçısı, temsilcisiydi.
Nitekim rüşvet çemberinin polisiye kayıtları, dinlenen telefon görüşmeleri, çarkın böyle işlediğini gösteriyordu. Gerçi Başbakan içinde kitap olabilir diyor, ama torba çantalarla rüşvet dağıtımı yapılıyor, bu fotoğraflarla tespit ediliyordu. Yatak odalarında sıram para kasaları, ayakkabılıkta gizlenen dolar balyaları, dinlenen telefon konuşmalarından bir bakanın oğluna "teslimat yapıldı mı?" sorusu, aynı bakanın ardından Reza’yı arayıp, "yürü, yollar sana açık" demesi, öbürünün hediye takım elbise paketine yerleştirilen dolar tomarını teslim aldıktan sonra Reza’yı arayıp teşekkür etmesi, bankacı eşinin "yeşiller geldi" müjdesi…
Gecekondudan altı delik ayakkabı ile gelen Recep Tayyip Bey rejimini sarsan çürümüşlüğün bir boyutu bu. Öteki boyut, arazi "rantına hücum"dur.
Reza kuryelerinin, Başbakan oğlu Bilal’in bürosuna şişkin torba çantalarla girip, eli, omuzu boş çıktığı fotoğraflarla tarihe kaydediliyordu. Aynı Bilal’i, öteki cephede "arazi rantına hücum" zanlıları arasında görüyoruz.
Arazi rantının en karlı kapısı, devlet ihaleleri ve milyarlarca doların döndüğü, "halkın evini yapma" sektörü olan TOKİ’dir. İktidar, ihaleleri kendi dümenine uydurma adına kurallarını, tas tamam 26 kere değiştirmişti. TOKİ çarkı ise doğrudan  Başbakan’a bağlıydı.
Savcılık araştırma ve soruşturma maratonundan sonra, Mafya rüşvetçileriyle "ranta hücum" yıldızlarının ağına, aynı gün ve saatte baskın yapmış, Bilal de "ağdaki şahsiyet" olarak yerini almıştı.
Bilal, doymak bilmeyen bir servet imparatorudur. Ancak kaynağı kimse bilmemekte… İlk yük taşıma gemisini satın aldığında, babası, "paralar nereden?" sorusuna, "evlenirken davetlilerin sunduğu hediyelerden" cevabını vermiş, sonra iki, üç derken, bir kaç ay önce 20 milyon Dolara altıncı gemisini filoya katmıştı..
"Baba" artık, tam teşekküllü muktedir olduğu için kimse cesaret edip, "paralar nereden?" diye soramamıştı.
O şimdi, savcının yakalama emrinde yazılı deyimle rüşvetçilik ve arazi rantı çetesinde bir zanlı.
İşin öteki boyutu, adliye cephesi çeteyi yakalama hareketinin 14 ay önce başladığını söylüyordu. Bu, tarih Gülen teşkilatıyla, Recep Erdoğan rejimi arasındaki kazanç savaşından (dershaneler olayı) yaklaşık bir sene öncesine tekabül ediyordu.
Ancak, Baba Recep Tayyip Bey, tutuklama harekatının daha ilk saniyede, sebep ile sonuç ilişkisini Fethullah Gülen teşkilatına (örgütü) bağlayıp gazaba gelmiş, hiddet ve şiddetle meydanlara fırlamıştı. Gece yarısı, gündüz aydınlığında beyaz kefene bürünüp, "seni yedirmeyiz" diye bağıran yandaşlarına karşı konuşurken, Gülen ve örgütünün arkasından dolanarak, vur ha vur etmiş, uluslararası güçlerin ajanı, casus, alçak, darbeci, vatan haini, çete kavramları sövgü olarak dilinin ucundan akmıştı.  
 Baba, Bakanlarının oğullarını tutuklayan adliyeye, oğlu hakkında yakalama emri çıkaran savcıya veryansın ediyor, savcının görevden alınmasıyla da yetinmiyor, "insaniyetin hukuku ve adalet duygusu da benden sorulur, lan" edalı olarak "seninle işimiz bitmedi" tehditleri savuruyordu.
Ama ortalığa saçılan pisliğin gölgesinde olan olmuştu. Recep bey rejiminin sırmaları pas bağlamış, cilası dökülmüş, büyüsü bozulmuş, öz karizması da yere düşmüştü. Ülkenin bir kesimi "malınız mülkünüze mukayyet olsun, hırsız var" feryadıyla sokağa fırlamış, futbol seyircileri maçı bırakıp, "her yerde rüşvet, her yerde yolsuzluk" diye bağırmaya başlamıştı. Baba’nın Muğla’da ırkçı, şoven ruhlara tirit suyu misali "tek millet, tek bayrak" haykırışına eklediği "türbanı serbest eyledik" narası da öfke kabarmasına fayda vermiyor, evinin balkonuna çıkan bir kadın gözüne, rüşvetin simgesi olarak ayakkabı kutusunu tutunca, polis baskın edip, onu tutukluyordu. Ancak gittiği Manisa’da, başka bir kadının "soyulduk ey halkım" pankartı yükseliyor, ana muhalefet partisi lideri de İstanbul’da kalabalıklara, "bir Başbakan ilk defa hırsızları yakalayanlara sövüyor" diyordu.
Polis sokak ve meydanlarda toplanıp, "hırsız var" diye bağıranları gaz bombaları, tutuklamalarla bastırmaya çalışa dursun, cin şişeden çıkımış, artık zapt edilemiyordu.
Gülen-Erdoğan ikilisinin birbirine karşı muktedir olma savaşı kızışırken, medya, "Kürtler neden alanlarda yok?" soruları uçuşuyordu.
Neden olsun ki? Daha düne kadar, can ciğer koalisyon ortağıydı onlar. Birlikte malı götürüyor, bir arada "KCK terör örgütü" naraları atıyor, 10 bin Kürt'ü medyada mahkum ettikten sonra toplama kamlarında tutuyorlardı.
Bugüne kadar hangi devirde ne değişti ki, ikiliden biri ötekini devirince Kürt’ün yüzü gülsün! En iyisi, kayıp verip, acı çekmeden yiyiciler savaşını seyretmek…
Akıllanan Kürt, bunu yapıyor…