Ne de olsa Türk Başbakanı içeride ve dışarıda önüne gelene posta koyuyor, rest çekiyor, azarlıyor ve tehdit ediyor.
Bu durum da ister istemez Erdoğan bu gücü kimden alıyor; kime ve neye güveniyor? sorusunu gündeme getiriyor.
Türkiye’nin tanınmış gazetecilerinden Cengiz Çandar, Erdoğan’ın insanları hor gören ‘kibrini’ ve önüne çıkan herkesi ‘silindir gibi ezebileceği’ düşüncesini, Türkiye’nin ‘Amerika’nın taşeronu durumuna kaymasına’ bağlıyor.
Çandar, Obama’nın Erdoğan’ı ‘hemen her konuda arkaladığını’ belirtiyor ve bunun onu şımarttığını ima ediyor. Başbakanın tahammül sınırlarının Amerika’nın verdiği destek sayesinden ortadan kalktığını yazıyor.
Bu tespitin bir gerçeklik payı taşıdığını kabul etmek gerekiyor. Zira, özellikle de Arap Baharı’ndan bu yana Amerika Erdoğan’ı sürekli olarak pohpohlayıp duruyor.
‘Ortadoğu’nun kahramanı’ ve ‘küresel çapta bir siyaset adamı’ olduğunu söylüyor. Bir yandan sırtını sıvazlıyor, diğer yandan ise sıvazladığı sırtına abartılı roller yüklüyor. Bu da hırsı aklından büyük Erdoğan’ın kendini kaybetmesine yetiyor.
İsrail’le kapışmasının, Suriye’ye düşmanlık yapmasının, Ermenistan’a bağırıp çağırmasının, Rumları ve Yunanlıları azarlamasının, Fransa, Almanya ikilisine ve Avrupa Birliği’ne posta koymasının, içeride baskıcı bir politika izlemesinin, yandaşı liberalleri tehdit etmesinin ve son olarak da Kürtlere karşı kimyasal silah kullanmasının altında böylesi bir kendini kaybetmişlik yatıyor.
Erdoğan’a bakınca insanın aklına sadece Saddam geliyor.
Amerika bir dönem Saddam’a da ‘aslansın, kaplansın’ diyor, sırtını sıvazlayıp duruyordu. Saddam da Erdoğan gibi şımardıkça şımarıyordu. Dünyaya posta koyuyor, ülkesinde terör estiriyor; Kürtlere karşı kimyasal silah kullanıyordu!
Irak’ın Kuveyt’i işgali de Amerika’nın bu yaklaşımının bir sonucuydu. Amerika, Saddam’a ‘gir, al’ dedi; Saddam da gaza gelip Kuvey’te girdi! Sonra da ipi çekildi.
Amerika şimdi Erdoğan’a, ‘Suriye’ye gir, al’ diyor. Erdoğan çok hevesli görünüyor fakat, Türkiye bunu göze alamıyor.
Aslında göze alsa, Suriye’ye girse hayırlı olacak! Çünkü, 1920’lerin ‘ulus devlet’ cinnetinden kurtulacak. Ağır bir şok, bir kırılma yaşayacak ve ayakları yere basacak. Böylece o coğrafyanın tarihsel ve kültürel birikimiyle barışık yeni bir ülkenin kurulması mümkün olacak.
Ne var ki ‘ontolojik devlet’ bundan kaçınıyor. Sonuna kadar da kaçınacağa benziyor.
Bu durumda Erdoğan’a da ‘kuru gürültü’ yapmaktan başka şey kalmıyor. ‘Kahraman Başbakan’, Amerika’nın kollarında bağırıp çağırmaktan öteye gidemiyor.
Ne dediyse de kısa sürede tersini yapıyor! ‘Libya’ya NATO müdahalesine karşıyız’ diyor ama, sözlerini tamamlamadan daha bir de bakıyorsunuz ki içinde Türk gemilerinin de olduğu NATO gemileri Libya’ya çıkarma yapıyor!
Aynı şekilde İsrail’le neredeyse savaş açıyor ve füze kalkanına izin vermeyeceğini söylüyor ama, İsrail’i koruyacak olan füze kalkanına bir çırpıda Malatya’da yer açıyor!
Ortadoğu’ya nizam vereceğini söyleyip, ‘Amerika’nın taşeronu’ görevi yaptığı içindir ki tuttuğu elinde kalıyor.
Suriye meselesi de bunu gösteriyor. Türkiye bir yıldır Suriye ile yatıp kalkıyor. Başbakan, ‘Suriye bizim iç meselemizdir’ diyor ve Suriye muhalefetine ev sahipliği yapıyor.
Fakat, Fransa bir hamleyle Suriye muhalefetini Türkiye’nin elinden aldı. Paris merkezli Suriye Reform Girişimi, İstanbul merkezli Suriye Ulusal Konseyi’nin boşa çıkardı. Paris, ‘Yeni Suriye’nin kurulmasında ön aldı.
Bu gelişme AKP mahfillerinde hayal kırıklığı yarattı ancak, bunu ‘normal’ karşılamak gerekiyor.
Çünkü, Ortadoğu’ya nizam vermenin yolu güçlü bir demokrasiden, güçlü ekonomik, tekonolojik ve kültürel birikimden geçiyor.
Oysa ‘Türk demokrasisi’ yerlerde sürünüyor! Demokrasinin olmazsa olmazlarına; temel insan haklarına, basın, düşünce ve örgütlenme özgürlüğüne saldırılar devam ediyor.
Ayrıca, Türkiye’nin dünyanın 17’inci büyük ekonomisi olduğu söyleniyor ama, ülkenin borcu da 600 milyar sınırına dayanmış bulunuyor. Halkın yoksulluğu ise derinleşiyor.
Teknolojik birikim derseniz, üretemiyor. Cahiiliğin ve seviyesizliğin diz boyu olduğu kültürel alanıysa alarm veriyor. Haliyle de böyle bir ülke başbakanının yaptığı da ‘kuru gürültüden’ başka bir anlam ifade etmiyor.
Öte yandan Kürt meselesindeki gelişmeler ‘ontolojik devletin’ Erdoğan’a Saddam gibi bir son hazırladığını da gösteriyor. Kürt gerillalarına karşı kimyasal silah kullanılması ve ordunun kimyasal stoğunu Kürdistan’a kaydırması bunu gösteriyor.
Barzani- Talabani ikilisinin girişimleri sonuç vermez, savaş yeniden başlarsa, Türk ordusu Erdoğan’ın himayesinde Kürtlere karşı kimyasal silah kullanacaktır. Kazan Vadisi’nde bunun provası yapılmıştır.
Ancak, şımartan Obama da olsa şımarıklığın da bir sınırı vardır...