Son dönemlerde uluslararası birçok güç ve devlet Türkiye’ye üst düzey ziyaretler gerçekleştiriyor. 

AKP ve onun megolaman lideri Erdoğan, bu durumu bir güç gösterisine dönüştürmek ve herkese de böyle göstermek istiyor. 

AKP borazanı basın da dünya güçlerinin Türkiye’ye verdiği değerden, Türkiye’nin dünyadaki sözde öneminden ve gücünden nutuk çekerek iç kamuoyuna yönelik psikolojik savaşı yürütüyor. 

Almanya Şansölyesi Merkel’in Türkiye ziyaretleri, İngiltere Başbakanı Theresa May’ın gelişi, ABD’nin genelkurmay başkanı ve CIA şefinin temasları, Rusya ile olan ilişkiler ve ziyaretler,  Türkiye’nin ne kadar dikkate alınan bir devlet olduğu ve bu güçler tarafından önemsendiği şeklinde lanse edilmeye çalışılıyor. 

Oysa kazın ayağı hiç de öyle değil. 

Türkiye uzun bir süredir sistemsel bir çöküşü yaşıyor ve kelimenin tam anlamıyla bitişe yaklaşıyor. Erdoğan ve AKP-MHP iktidarı bu çöküşü geciktirmek, ömürlerini uzatmak için herkese her türlü tavizi veriyor. 

Bu tavizlerin verildiğini gören irili, ufaklı tüm uluslararası güçler bu açık büfe tavizlerden yararlanmak için Türkiye’ye akın ediyorlar ve Erdoğan’ın gönlünü hoş edecek kimi söylemlerde bulunarak, keselerini dolduruyorlar. 

Yani gösterilmeye çalışıldığı gibi bu ziyaret ve ilişkiler önemli siyasi ve diplomatik ziyaretler olmaktan çok, yağmaya akın ziyaretleridir. 

Osmanlılar da 1. Dünya Savaşı öncesi içine girdikleri çöküş dönemini geciktirmek ve ömürlerini uzatmak için herkese büyük tavizler veriyordu. Kapütilasyonlardan tutalım da demiryolu inşaatlarına, madenlerin işletmesinden, ordularını ve siyasi-dini etkilerini kimi devletlerin hizmetine koşmak gibi siyasi, askeri ve ekonomik bir sürü taviz veriyordu. 

O dönem Osmanlıları en çok ziyaret edenler başta Almanya olmak üzere, uluslararası emperyalist devletlerdi. 

Şimdi Erdoğan ve AKP-MHP iktidarının yaptığı da bundan farklı değil. Bu açık büfe taviz ve yağma siyaseti nasıl ki Osmanlı padişahlarını kurtaramadı, padişah bozuntusu Erdoğan’ı da kurtarmayacaktır. 

Yoksa dünyadaki Erdoğan algısı üç aşağı beş yukarı her yerde aynı; egolarını tatmin etmek için her şeyi göze alabilecek megaloman, üçüncü sınıf bir diktatör! 

Eskisi gibi Türkiye’nin ihraç edebileceği güçlü bir ordusu da bulunmadığından NATO ve öncü gücü olan ABD, Türkiye’nin Rakka planı, Güvenli bölgeler projesi vs. ıvır zıvırlarını dinlemek için gelmiyorlar. 

Erdoğan’ın yeni bir bilimsel icatta bulunmuş gibi sürekli dile getirdiği ve ABD’ye de sürekli teklif ettiğini söylediği Rakka’yı ÖSO ile birlikte alalım, Suriye’de ÖSO ve ılımlı muhalifleri kullanalım söylemi ise herkesi güldürmektedir. 

Hatta Pentagon ve Beyaz Saray koridorlarında sahada esamesi bile olmayan, var oldukları bile şaibe ile karşılanan ÖSO ve ılımlı muhaliflerin Erdoğan’ın hayaletleri veya hayali ordusu olarak Ti’ye alındığı herkesin malumudur.

 Bu nedenle Erdoğan ve Türkiye, bu güçler için sadece sağılacak inek durumundadır. Erdoğan başkan olabilmek için sadece halklara, inançlara ve kültürlere karşı soykırım saldırıları sürdürmüyor, aynı zamanda uluslararası güçlere de her türlü tavizi peşkeş çekiyor. 

Sorun şu ki, katledilen, soykırımdan geçirilen Anadolu, Mezopotamya ve Ortadoğu’nun kadim halklarıdır; uluslararası emperyalist güçlere yağma olarak peşkeş edilenler ise bu ülkenin, halkların maddi ve manevi değerleridir.

Peşkeş çekilen bu halkın evlatlarının geleceği ve yaşamlarıdır. 

Erdoğan ve AKP-MHP iktidarı, yağmaya çekmek istediği güçlerin iştahını arttırmak ve sayılarını çoğaltmak için son olarak Varlık Fonu‘nu da oluşturdu ve bu yolla fona devredilen ülke değerlerini emperyalist güçlere iktidarının ömrünü uzatma karşılığında peşkeş çekmektedir. 

Bu yağmaya karşı halklarımız direnmeli ve izin vermemelidir. 

Bu ülkenin tüm demokrat ve özgürlükçü emekçi insanları ülkenin başına örülmek istenen çorabı yırtıp atmalı, güçlü bir karşı koyuşu sergilemelidir. 

Bunu yapmanın bir yolu referandumda Erdoğan’a padişah yetkilerini tanıyacak anayasaya hayır demek iken; diğer bir yolu ise her türlü direniş silahıyla AKP-MHP faşizmine karşı savaşmak, mücadele etmektir. Halklarımızı iç savaş ile tehdit edenlere olası bir iç savaşta akacak kanın kendilerinin olacağı gösterilmeli, bu temelde halklarımızın örgütlü gücünün caydırıcılığı ortaya koyulmalıdır. 

Ne de olsa önümüz bahar ve bahar isyancıdır!