CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği „Adalet Yürüyüşü“nün hemen ardından HDP’nin Diyarbakır’da başlattığı daha sonra sırayla; İstanbul ve Van’ın ardından İzmir’de sürdürdüğü „Vicdan ve Adalet Nöbeti” iktidarın kimyasını bozmuş gibi gözüküyor.
İktidar cephesi elinde sayısız televizyon ve gazete olmasına rağmen uzun bir süredir toplumun nabzını tutamıyor. Daha önce bir sürü ‘hokus pokusla’ sahte gündemler oluşturup kamuoyunu yönlendirebilen iktidar, bir süredir her defasında yalan haberin dozajını artırmasına rağmen kamuoyundan bir türlü istediği desteği-tepkileri alamıyor.
AKP seçmenleri de dahil Türkiye toplumunun önemli bir kısmı artık iktidar cephesinden değil; muhalefetten gelen mesajlara kulak kabartır oldular.
Türkiye kamuoyu bir yandan HDP Eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tutukluluk hali ve mahkeme sürecini, diğer yandan bizzat Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın; CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik tehditlerini dikkatle takip ediyor.
Bütün bu yaşananlardan sonra kimin kabahatli olduğunu konuşmanın kimseye bir faydası yok; ama CHP’liler ve özellikle Genel Başkanları Kılıçdaroğlu bütün bu yaşananlardan ders çıkarmalıdır!
Halk arasında çifte standartlı olmayı anlatmak için çok kullanılan bir söz vardır; „Kendine Müslüman!” Yani kendine olumsuz bir şey yapıldı mı, yeri göğü inletir; ama başkasına yapılınca arkasını döner gider, sanki hiç bir şey olmamış gibi davranır! Artık herkes sadece „kendine demokrat!” olmaktan vazgeçmelidir.
Eğer Türkiye „Erdoğan Rejimini” aşmak istiyorsa, işe önce buradan başlanmalıdır. Bu saatten sonra Kürtlere ve Alevilere yapılan hak ihlalleri artık sadece Kürtlere ve Alevilere değil; bütün topluma yapılmış olarak kabul edilirse, yani toplum muktedirlerin mazlumlara uyguladığı zulüme topyekün karşılık verebilirse Türkiye’de ancak o zaman gerçekten herkesin kendini güvencede hissedebileceği demokratik bir toplum inşaa edilebilinir.
Her ne kadar devletin ceberrutluğu daha çok; Kürtleri, biraz daha geri gidersek Ermenileri ve Alevileri mağdur ettiyse de; şimdi iktidarda olan çevreler dahil herkes dönem dönem devletin baskıcı ceberrut tarafının mağduru oldu.
Erdoğan ve AKP’si son onbeş yılın devletini temsil ediyor, onlar da aşılacak; ancak bu çifte standartlı zihniyet aşılamazsa, bir süre sonra Erdoğan’ı da aratacak bir zalimlikle karşılaşmayacağımızın hiç bir garantisi yok!
Bir süredir çok sık II.Abulhamit ve İttihatçılık üzerine konuşmalara şahit oluyoruz. İktidar cephesi II.Abdulhamit’i yere göğe sığdıramazken, laikler II.Abdulhamit’i yerden yere vuruyorlar. Ancak bence aktüel tartışma II.Abdulhamit değil İttihatçılar olmalıdır.
II.Abdulhamit baskıcıydı, yaygın bir istihbarat örgütü ile toplumu denetim altına almaya çalışıyordu; bunların hepsi doğru! Ama II.Abdulhamit sonrası da Osmanlı topraklarında yaşayan halklara mutluluk getirmedi.
II.Abdulhamit’in tahttan indirilmesinden sonra Fransız Devriminden ödünç alınan; „Eşitlik, Özgürlük ve Kardeşlik” sloganı ile iktidara gelen „İttihat ve Terakki Cemiyeti” iktidarı boyunca II.Abdulhamit’i aşan zalimliklere imza atmıştır. Halbuki daha bir kaç yıl önce İttihatçılar iktidara geldiğinde, aralarında Ermeniler ve Rumların da olduğu Osmanlı halkları; sokaklarda II.Abdulhamit’in gidişini, İttihatçılar’ın iktidara gelişini kutlamışlardı.
Herkesin malumu bu hikayenin Osmanlı coğrafyasında yaşayan hiç bir halk için hayırlı bir sonucu olmadı; bütün bir toplum „rüzgardan kaçarken, fırtınaya tutulmuştu!” İttihatçılar eliyle işlenen cinayetleri ve Ermeni Soykırımını hep hatırlamalı ve gereken dersleri çıkarmalıyız!
Erdoğan Rejimi baskıyı arttırdıkça kendi sonunu da hızlandırıyor; bundan sonra acil görev Erdoğan sonrasına hazırlanmak olmalıdır. Erdoğan karşı cephe katı olmamalıdır; kimse kendini dayatmamalıdır; bunların hepsi elbette doğru!
Ancak kimse kimseyi de inkar etmemelidir; Erdoğan sonrası yeni İttihatçılığın iktidarına izin verilmemeliyiz.