Erdoğan’ın Avrupa ziyareti, en çok geçtiği şehirlerdeki sıradan vatandaşı vurdu. “Başkan” için Strasbourg’da kocaman caddeler, bulvarlar kapatıldı, korumalar ordusu sağa sola durmadan koşturdu. Duruma alışık olmayan Fransız vatandaş işinden oldu, esnaf kepenk indirdi. Erdoğan, onu dinlemeye gelen Türk vatandaşlarına yaptığı konuşmada ise “terör” örgütlerin ismlerini tek tek saydı. Anlamadığı tek şey neden Avrupalıların Kürt örgütlerine, partilerine sempati ile baktıklarıydı. Buna sitem etti. Bir gün sonra Brüksel’deydi Erdoğan. Sitemlerini daha yüksek sesle dillendirdi. Korumalarıyla Belçika güvenlik güçleri arasında tartışmalar yaşandı, tıka basa koruma doldurduğu asansör arızalandı, kısacası Brüksel olağanüstü bir gün yaşadı. 

Abartısız, Erdoğan’ın bu ziyaretiyle Avrupa’lının kafasında Kaddafi’nin Fransa’ya yaptığı ziyaretler esnasında Paris’in ortasında diktiği çadır veya Suudi Kralı’nın Fransa’nın Cote d’Azur bölgesinde plaj kapatmaya kadar varan şaşaalı, arabesk görüntülerin bir benzeri kaldı. 

Bu ziyaret, Avrupa Birliği’nin en çok kafa karışıklığı yaşadığı bir döneme denk geldi. Avrupa topraklarında kaç zamandır olaylar bir korku filmi gibi gelişiyordu; yüzbinlerce mülteci kıtaya ulaşmıştı, daha bir o kadarı yollardaydı, kamyonların kasalarında, araba bagajlarında, yol kenarlarında, sahillerde cesetler toplanılıyordu. Gelen gruplar içinde Avrupa’nın çoktan unuttuğu lepra, uyuz, verem, kızamık, suçiçeği ve daha birçok bulaşıcı hastalık tespit edilmişti. Bütün bunlar yetmemiş gibi, Viktor Orban ve benzeri politikacıların ırkçı ve provokatif söylemleri ortalığı karıştırmaya yetmişti. Almanya’da Pegida’nın yeniden hortlayıp binlerce kişiyi sokağa dökmesi ise adeta bir facianın habercisi gibiydi.

Peki Erdoğan bu zor dönemi yaşayan Avrupa Birliği’nden ne istedi ve ne aldı?

Erdoğan daha AB yetkilileriyle görüşmelere başlamadan Almanya’nın Franfurter Allgemeine Zeitung gazetesi çok önemli bir uyarıda bulundu. Gazetede yer alan satırlar adeta olan bitenleri özetler gibiydi: “Avrupa Biriliği’ne tavsiyemiz Erdoğan’nın Suriye’ye kaşı iflas etmiş politikalarını desteklememesidir. Tayyip Erdoğan’nın Suriye politikasındaki yanlış hesepları, sorunları Türkiye’nin içine kadar taşımıştır ve popularitesini düşürmüştür. Bundan dolayı Erdoğan bugün Brüksel’in kapısını çalıyor.”

Erdoğan kendisi kadar heyecanlı ve sabırsız olmayan ancak ortak bir akıl çerçevesinde hareket eden, protokol formalitelerini harfiyen uygulayan Avrupa Konsey’i Başkanı Donald Tusk ve Avrupa Komisiyonu Başkanı Jean-Claude Junker’le görüşmeler yaptı. Avrupa basınına yansıdığı kadarıyla bu görüşmeler esnasında Erdoğan Suriye göçünü durdurmanın tek yolunun, bu ülkenin Kuzeyinde uçuşa yasak bir güvenlik bölgesinin oluşturulması olduğu ısrarında bulunmuştur. Aksi taktirde devam eden hava saldırılarıyla birlikte yeni bir göç dalgasının beklenmesi gerektiğini belirterek, deyim yerindeyse aba altında sopa göstermiştir. Yine basına yansıdığı kadarıyla, AB yetkilileri böyle bir projenin gündemlerinde olmadığını belirterek, Erdoğan ile başka bir zemin üzerinde mülteciler için anlaşmaya varmışlardır. Bu anlaşma çerçevesinde, Erdoğan AB’nin geçen ay kararlaştırdığı mülteciler için mali yardımı kabul etmiş, Türkiye’de yeni kampların kurulması ve olanların kapasitelerinin yeniden düzenlenmesi konusunda görüş birliğine varmıştır. Buna karşılık, AB Türk vatandaşları için vize işlemlerini kolaylaştıracağını beyan etmiştir.

 Le Monde gazetesi ise konu hakkında bir diplomata dayandırdığı haberinde, AB yetkililerinin Erdoğan’ın “güvenli bölge” planına şüpheyle baktığını, gerçekleşmesi imkansız ve hata tehlikeli bulduklarını idda etti. Aynı sayfada, bu haberin hemen altında yer alan başka bir haber ise aslında AB’nin neden Erdoğan’ın “güvenli bölge” planını tehlikeli bulduğunu açıklar nitelikteydi. Bu haber, Türk askerinin Kürt gençlerinin cesetlerine yaptığı vahşeti konu alıyordu. Geçtiğimiz günlerde Şırnak’ta kaltedilen Hacı Lokman Birlik ve 10 Ağustos’ta Varto’da Ekin Wan’nın cenazelerine yapılanları detaylarıyla anlatıyordu.

Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, Erdoğan Rojava’da ilan edilen Kürt kantonları arasında “güvenli bölge” oluşturulmasına karşın, milyonlarca mülteciyi sınırda durdurmayı göze alarak AB’nın kapısını çaldı. Bu sorunun Avrupa’nın yumuşak karnı olduğunu biliyordu. İyi bir fırsat yakaladığını düşünüyordu. Kürtlere karşı, karşılıklı “kazan-kazan”dı. Die Welt gibi gazeteler Erdoğan’nın propagandasını yapıp, bu projeyi Avrupa için bir şans olarak yansıtmaya çalıştıysa da işe yaramadı. Kim bilir, belki de Erdoğan “güvenli bölge” ile ilgili son kozunu Brüksel’de, Donald Tusk ve Jean-Claude Junker’le oturduğu masada harcadı.