Erdoğan son AKP İl Başkanları toplantısında yaptığı konuşmada “Mısır’daki darbenin ardında İsrail var” deyip ellerinde bu savı ispat eden deliller olduğunu söyledi. Delil dediği de 2011’de seçimler öncesi Fransa’da moderatörlüğünü Yahudi asıllı bir gazetecinin yaptığı İsrail Adalet Bakanı ile bir söyleşide Mısır’da seçimi Müslüman Kardeşler’in kazanması halinde bile iktidar olamayacağı tesbiti. Başbakan ya yanlış anladığı ya da işine öyle geldiği için o programda söylenenleri çarpıtıyor. Programda Müslüman Kardeşler’in sandıktan çıksa bile bir çoğulcu demokrasi bilinci olmadığı için tüm Mısır halkını kucaklayacak bir iktidar olamayacağı vurgusu yapılıyor. Tabi esasen bu vurguyu Erdoğan’ın kendi üzerine almasının kızgınlığını artırdığı ve onu hesapsız bir saldırganlığa doğru sürüklediği de uzun zamandır bir gerçek.

Erdoğan korkuyor. Bu çok açık. Korkusu, bir zamanlar onun iktidara gelişine ciddi katkılar sunmuş olan Amerika merkezli Batı’nın artık Türkiye’deki iktidara, özellikle de Erdoğan’a mesafeli duruş sergilemeye başlamasından kaynaklanıyor. Sorun yalnızca Erdoğan’ın kendisini güçlü hissetmeye başladığı bir dönemde özellikle Avrupa’nın değerlerine eleştirel tutum alması ve Batı’ya medeniyet dersi vermeye kalkmasının yarattığı antipatiden kaynaklanmıyor, bu mesafeli duruşda aynı zamanda Türkiye’nin güçlendikçe kontrolden çıkma eğilimi gösteren sünni İslam temelli bölgesel politikalarının da etkisi var. Erdoğan iktidara gelirken aldığı çok yönlü desteklerin şimdi onu devirme amaçlı olarak başkalarına sunulacağı endişesi içinde. Bu endişe artık hastalıklı bir paranoya halini almış durumda. Saldırgan dili de bundan. Bu bir çaresizlik beyanıdır aynı zamanda.
Dış politikadaki yalnızlık ve yakın geçmişteki yaldızlı ‘Yiğit Bulut beklentileri’nin emperyal amaçların gerçekleşmesi yerine Batıya sitem haline dönüşen zavallılığı yanı sıra uluslararası global ekonomiye uzun süreden beri damgasını vuran ve gelişmekte olan ülkelerde cari açığı arttırsa da ekonomik büyümeyi finanse eden ve bu arada uluslararası finans kapitalin de ciddi faiz gelirleri elde ettiği parasal genişleme politikalarının sonuna gelinmesinin, Türk ekonomisinde ciddi durgunluk sinyalleri vermeye başlaması ve bunun yaratacağı büyüyen işsizlik tehlikesinin yol açacağı sosyal huzursuzluk ve toplumsal muhalefet hareketlerini tetikleme olasılığını da arttırması nedeniyle Erdoğan başkanlığındaki AKP iktidarını temellerinden sarsacak bir sürecin yaklaşmakta olduğuna dair ciddi belirtiler ortadadır. Bu nedenle hükümet tarafından iktidarda kalabilmenin imkanlarını zorlayacak yeni bir siyasi çizginin tahkimatı yapılmaktadır. Seçilen yol ne yazık ki daha fazla demokrasi ve katılım temelli değil, Sünni İslam temelli bir milliyetçi cephe saflarını sıklaştırma amaçlı bir sivil faşist fiktatörlüğe doğru evrilmektedir. Bu süreç özellikle Gezi direnişi sonrasında daha da hızlanmış ve belirginleşmiştir.
Bu tahkimat ekonomi alanında inşaat sektörünü temel alan ve yandaş mütahitlik firmalarını devlet ihaleleri yoluyla güçlendirme ve yapısal dönüşüm adı altında toprak temelli yeni bir rant hamlesi yanısıra enerji yatırımlarında tam bir hükümet tekeli yaratacak önlemlere kadar uzanan bir yapısallaşmayı öngörmektedir. Anlamını TÜSİAD’da bulan geleneksel sanayi sermayesinin önde gelen temsilcilerinin hükümete karşı bir tehdit görülmesi dolayısıyla verilmiş olan ihalelerin bile bakanlık kararlarıyla geri alınmaya başladığı bir zayıflatma operasyonunun da düğmesine bir süreden beri basılmış bulunuyor.Cari açığı tetikleyen dış kredi ihtiyaçlarına sınırlama getirecek hükümet kararlarıyla geleneksel sermayenin mali yapılarını zayıflatan buna karşılık devlet rantını sonsuz kullanan asalak bir yandaş sermaye grubunu güçlendirici bir stratejinin varacağı nokta bir ekonomik yıkımdır. Böylesi bir yapı bir dönem AKP iktidarına finansman sağlasa bile talep daralmasına paralel olarak bankaları da içine alan bir girdap yaratacaktır. Son dönem hükümetin bankalarla arasının açılmasına sebep olan da bu gelişmelerdir. Cari açığın ancak daralacak bir ekonomi ile frenlenmesi ise hükümetin ekonomik ömrünün sona erdiğinin işareti olacaktır. Bu dehşet senaryosu iktidar tarafından görülmektedir.
İşte bütün bu olumsuz işaretlerin ışığında hükümetin başvurduğu yol, tekeline aldığı devlet erkinin süratle militarize edilmesidir. Tapu bilgilerinin MİT’e açılması ve ülke içi operasyon yektkisi ile donatılması, vatandaşı birbirini ihbar etmeye teşvik eden uygulamalar (mahallelerde ihbar kutuları vb) üniversitelerde polisin görevlendirilmesi, elektronik bilet uygulamasının başlaması, stadlarda taraftar kitlelerini denetlemeye yönelik tedbirler gibi pek çok uygulama ile kuş uçmaz bir denetim sağlanmaya çalışılırken hükümetin başarılı ve alternatifsiz olduğuna dair irrasyonal bir inanç ortamı, tamamen talimatla hareket eden bir görsel ve yazılı basın yoluyla topluma pompalanmaktadır. Özetle seçimlere kadar hiçbir siyasi alternatife imkan tanımayacak bir fiziki ve psikolojik tahakküm yaratılmış bulunuyor. Böylelikle seçeneksiz bırakılmış kitlelerin bir kez daha AKP’yi iktidar yapacakları umuluyor. Bunun adı klasik faşizmden başka birşey değildir. Sonu da kendileri açısından son derece trajik olacaktır.
Son bir söz olarak bütün bu gelişmelerin ışığında HDP’nin kuruluşunu ilan etmesinin hükümeti son derece rahatsız edici bir gelişme olduğunu söyleyebiliriz. Kürt siyasetinin ilk defa ülke genelinde de bu ölçüde kabul gördüğü bir etkinliğe ulaşması, onun yapacağı böylesi bir çağrıyı yankısız bırakmayacaktır. AKP’nin Kürt siyasetini Kürdistan sınırları içinde lokalleştirerek etkisizleştirme ve çözüm sürecini bir oyalama ve unutturma stratejisiyle boğuntuya getirme çabalarına karşın onu giderek toplumu saran bir demokrasi ve özgürlük talebinin dinamik bir temsilcisi halinde daha ileri bir etkinliğe taşımanın zamanı gelmiştir ve bunun gereğine inanmamız için fazla bir zamanımız yok. AKP’nin ise bu gelişmeye karşı nasıl bir tutum alacağına dair ipuçları, her zamanki melanet habercisi konumuyla bu defa da Yalçın Akdoğan’ın değerlendirmelerinde mevcut. Her tesbiti ile karşı safın öfke ve kararlılığını artıran böylesi danışmanlar düşman başına...