Dünya’daki diller hakkında ansiklopedik bilgiler toplayan Ethnologue’a göre Türkçe, şuan dünyada en fazla konuşulan diller listesinde 17. sırada. Türkiye’nin tek resmi dili. Türkiye’de her türlü devlet işinin Türkçe yapılması kanunla zorunluluk haline getirilmiş. Kamusal alanın tek baskın dili Türkçe. Devlet bütçesinin en büyük payı doğrudan, Türkçe’nin geliştirilme ve yaygınlaştırılma misyonuna sahip eğitim bakanlığına ayrılıyor. Türk Dil Kurumu’na ayrılan bütçe azımsanmayacak boyutlarda. Üstelik birçok kamu/özel teşebbüsünün bu kuruma ödenek aktarma zorunluluğu var. Dilin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması misyonuna sahip diğer önemli bir adres olan üniversitelerin tüm bölümleri ve özellikle de Türk dili bölümleri muazzam insan ve para kaynağına sahip. Ayrıca, diğer bakanlıklar ve birçok devlet kurumunun misyonu arasında Türkçe dili vurgusu bulunur.
Yurt dışında yaşayan Türkiye vatandaşlarının çocuklarının eğitimi ve Türkçe dilini öğrenmelerine yönelik yapılan ikili anlaşmalarla, birçok ülkede devlet eliyle dil yaygınlaştırma faaliyeti yürütülüyor. Yine birçok ülkede devlet eliyle Türk dili ve kültürü tanıtma ve öğretim merkezleri açılıyor. Daha geçen seneye kadar devletin destek verdiği onlarca ülkedeki cemaat okulları da yeni çıkarılan maarif vakfı kanunu ile doğrudan devlete bağlandı. Bu okulların da temel misyonu Türk dili ve kültürünü Türk olmayan topluluklar arasında yaygınlaştırmaktı. Esas olarak bu cemaat okullarının mobilize ettiği ve en üst düzey devlet desteği ve katılımı ile yapılan Türkçe Olimpiyatları daha geçen seneye kadar büyük gösteriler eşliğinde yapılıyordu. Son olarak, Türkçe dünyanın birçok prestijli üniversitesinde yabancı dil dersi olarak öğretiliyor.
Buradan bakıldığında, Türkçe’nin ne siyasi, ne ekonomik ne de prestij açısından bir sorun veya tehdit ile karşı karşıya olduğu söylenebilir. Fakat bir süredir, Türkçe’nin tehlike altında ve risk ile karşı karşıya olduğuna dair bir söylem kuruluyor, her taraftan Türkçe’ye sahip çıkma çağrıları yapılıyor. Türkiye’nin baş sorumluları arasında olduğu Suriye savaşından kaçan milyonlarca Suriyeli’nin sığındığı Türkiye kentlerinde güç bela kurdukları işyerlerinin Arapça tabelaları gövde gösterileri eşliğinde ve havuz medyasının huzurunda sökülmüştü. Kayyumlar atanarak gasp edilen Kürt belediyelerinde, devletin ilk icraatı Kürtçe tabelaları söktürmek olmuştu. Sonrasında Kürtçe’nin görünür olduğu, kullanılıp yaygınlaştırıldığı tüm kültür merkezleri, çocuk merkezleri kapatılmıştı. Daha birkaç ay öncesine kadar Kürt kentlerindeki cadde ve meydanlarda görünür olan Kürtçe tabela, afiş ve bilboardlardan geriye bir tane bırakılmadı. Diğer yandan, başbakanlık tarafından, 15 Mart tarihinde “Dilimiz Kimliğimizdir” başlıklı bir toplantı düzenlendi ve 2017 yılı “Türk Dili Yılı” olarak ilan edildi. Yayınlanan ilgili genelge ile “Türkçe’yi korumak, yaşatmak, zenginleştirmek ve gelecek nesillere güçlü bir şekilde aktarmak… hem kamu kurum ve kuruluşlarının hem de bütün toplum kesimlerinin ortak görevi” addedildi.
Son olarak, Erdoğan katıldığı 8. Uluslararası Türk Dili Kurultayı’nda Türkçe’nin kullanımına dair talimat niteliğinde bir konuşma yaptı. „Dilimiz bizim en büyük güzelliğimizdir. Dil, kültür ve medeniyetin taşıdır“ diyen Erdoğan, „Kültürlere ve medeniyetlere saldırılar önce dilden başlıyor. Dilini aldığı anda o milleti çökertiyor. Biz işte böyle bir suikasta maruz kalmış bir milletiz. Bu saldırı dilimizle birlikte onun mütemmim cüzü olan şahsiyetimizi de hedef almıştır. Diğer dillerin kuralsız ihtiyacına yoktur. Dilimizin tek ihtiyacı onun kıymetini bilecek insanlar ve kurumlardır.” dedi. Aynı konuşmada stadlarda kullanılan “arena” kelimesini de eleştirdiği için konuşmanın hemen akabinde önce Galatasaray spor kulubü sonra da Beşiktaş spor kulübü, stadlarında kullanılan “arena” kelimesinin kaldırıldığını ve yerlerine “stadyum” kelimesinin kullanılacağını duyurdu. Arena kelimesine yapılan eleştiri ve sonrasındaki değişiklik işin magazin boyutuydu. Arkasında başka bir ideolojik pozisyonu gizliyordu. Yoksa, mesele Türkçe kelimelerin kullanılması olsa neden Fransızca kökenli bir kelimenin Greek/Latin kökenli başka bir kelime ile değiştirilmesi olsun.
Türkiye’nin üzerine kurulu olduğu dil rejimini ve bugüne kadar sürdürülen dil politikalarını göz önünde bulundurduğumuzda, Erdoğan’ın bu çıkışının ve ilgili diğer gelişmelerin “tahakküm” meselesi ile ilişkili olduğunu görürüz. Öncelikle, Kemalistlerin Türk dili ve kimliği üzerine inşa ettiği tahakküm, Kürt mücadelesi karşısında son dönemde ciddi bir aşınmaya uğramış ve artık sürdürülemez bir hale gelmişti. Kürtçe’nin açtığı yolda özellikle Ermenice, Çerkez dilleri ve Lazca da gittikçe daha görünür olmuştu ve Türkçe’nin tahakkümü sorgulanıyordu. Bunların üzerine bir de evlerini terk etmek zorunda kalan milyonlarca Suriyeli’nin Türkiye’nin dört bir yanına dağılması ile beraber Arapça gerçekliği ortaya çıkmıştı. Herşeyden önce, devletin sarsılan dilsel tahakkümünü yeniden güçlendirme projesi başlatıldığını görüyoruz. İkinci olarak da, bu söz konusu sarsılmayı kendi bireysel kültünü kabul ettirme projesinin bir parçası haline getirmek isteyen Erdoğan, Mustafa Kemal ile tekrar bir kıyasa girişiyor. Nitekim, kurultayda yaptığı konuşmasında “Dil gibi hayati bir meselenin ideolojik tartışmaların aracı haline getirilmesinin acısını hala çekiyoruz. Türkiye, Türk Dili konusunda da geçmişi ile barıştığı, geleceği kucaklamaya hazırlandığı yeni bir dönemin eşiğindedir. Ortaöğretime Osmanlıcayı koymamız önemlidir.” diyen Erdoğan, dil politikalarına aktif katılımı ile bilinen Mustafa Kemal kültüne de meydan okumuş oluyor.
Türkiye gerçekten de yeni bir dönemin eşiğinde. Bu dil açısından da öyle. Ancak bu yeni dönem, sadece magazinel bir takım değişiklikler ve makyaj niteliğindeki bazı dilsel adımlar ile eski tahakkümün özünün aynı kaldığı ve yeninden üretildiği bir dönem olmayabilir. Zira şartlar da aktörler de, önceki tahakkümün kurulduğu döneme göre çok farklı. Önceki tahakkümü sarsan Kürtler, yeni bir tahakkümün kurulmasını da kendi lehine çevirebilecek potansiyele sahip.