Recep Tayyip Erdoğan iktidar, ancak artık muktedir değildir. Berkin çocuk cinayetine isyandan sonra bugün de, artık dün değildir.

Yandaşlarına masal anlatarak bir kere daha çoğunluğu alabilir, ama muktedirin karizması tuzla buzdur, artık. Polis devletinin korku duvarları, AKP’nin, "kardeş İhvan (Arap)" despotizmini inşa hayalleri, ortalığa saçılan dolar cinsinden rüşvet balyaları, kibirli burnu kaf dağında "ustası"nın, çalıntı hazinesini kaçırma çabasındaki "kara korsan"ın, "paraları sıfırla baskın var" paniği ve serçe parmağı pırlanta yüzüklü yeni maganda burjuvazinin "milletin a….na koyacağız" kikirdemesiyle yıkıldı.
Kibirli karizma çamura, çirkefe battı. Çirkefin altından, kandırma ve dolandırma yollarında, "ben Allaha inanan ve onun yolunda yüreyen bir dindarım" naraları atanların yüzü, rüşvet ve hırsızlık balyalarıyla suç üstü yakalandı.  
Suriye’de insanlar sokağa çıktığında, onları engellemeye çıkan, saldıran Esad rejimine, "gösteri yapmak insanların temel hakkıdır, özgürlüklerin üstünden ayağını çek" diyen Tayyip Erdoğan, isyancılara zehirli gaz, zehir karıştırılmış su ve mermilerle saldırıyor. Zehirli sis dağıldığında ölü ve yaralılar toplanıyor.
Şiddet, bütün diktatörlerin, boylarını beş karış aşan ortak aklıdır: Onlar zalimleşerek yerlerini koruyabileceklerini sanıyorlar. Ama, hiç biri bir görünüp, bir kaybolan isyan dalgaları karşısında tutunamadı. Nikaragua’nın Somoza'sından, Filipinlerin Marcos’u, Tunuslu "kardeş" Zeynel Bin Ali’ye kadar, hepsi sonunda bir bir yenildiler. Çalıp götürebildiklerini kar saydılar.
Tayyip Erdoğan rejimi, şimdi kaosun derin karanlıklarında zulüm saçıyor. Bir yandan da kaybettiği Fethullah Gülen’in yerine ikame edeceği müttefik arayışında…
Ufukta beliren akibetini tersine çevirme umuduyla, dizlerinin üstüne çökmüş, ordu desteğini ardına alma arayışıyla "tornistan" etmiş, bir zamanlar can düşmanı ilan ettiği Ergenekon örgütüne sığınmıştır.
Düne kadar, "ben savcıyım, onlar terörist, çete, darbeci" naralarıyla tuttuklattığı generalleri ve onlarla bütünleştirdiği katilleri, adı konmamış özel bir afla salıvermiştir.
 Ordudan özür dileme adına, Ergenekonu özel afla ödüllendirmiştir.
Ancak, bir gerçeği vurgulamak gerekirse eğer, Ergenekonun içerde tutulması da artık abesti. Çünkü, gün dönmüş, devren değişmiş, Erdoğan zaten Ergenekon çizgisine savrulmuş, zaten çıkarlarını, kuvvetlice onların görüşlerine demirlemişti.
Ergenekon sanıklarından, Milli Güvenlik Kurulu eski genel sekreteri General Tuncer Kılıç, tutuklanmadan önce, "Batıya bağlı ve bağımlılık zararımızadır, yönümüzü Çin’e, Rusya ve İran’a dönelim" diyordu. General içerdeyken, Erdoğan suçladığı fikriyata yelken açmış, bizzat Putin'e katılım çağrısı yapmıştı.
O nedenle, artık aralarında görüş ayrılığı da yoktur. Nitekim, içeriden çıkanların sözcüleri, Erdoğan'ı yıkayıp, ak pak göstermiş, çilelerinin yükünü ortağı düne kadar "Hoca Efendisi" olan Fethullah Gülen ve teşkilatına yükleyerek, dolaylı bir dille ittifaka zımba vurmuştur.
Fakat, ordu zemini kaygan, hiç bir zaman güven verici değildir. İran Şahı olayı ve tekmil diktatörlerin akibeti gösteriyorsa, gücün rüzgarı hangi taraftan esiyorsa, ordu oradadır. Mesela düne kadar, Atatürk Türk ordusunun tapınağıydı. Günün birinde, İnönü ile birklikte "iki sarhoş" diye anıldığında, kimsecikten gık sesi bile çıkmadı.
Orduya güvenenler tarihin çukurluklarında, akibetlerini de arayabilirler…
Bu arada, Ergenekoncuları memnun etme adına Kürtleri, onlara mahsus özel aftan mahrum bıraktılar.
Onbin kişilik Kürt kitlesi, 2009 yılından beri, hapishanelerde rehinedir. Bunlar, "silahlar sussun, siyaset yapılsın" yalanına kanıp, meydanlara çıkanlardır.
Ama Ergenekon’a bağışlanmış haklardan yararlanmak için baş vurduklarında AKP adaleti "dağ kadrolarına katılabilirler" hükmüyle, özel hukuka tabi tutularak içeride bırakıldılar.
Çünkü Kürtler, Ergenekon nezdinde, TC’nin ta başından beri "onlar"dır. "Onlar" yine ta başından beri vergi toplama, askerliğe alma zamanı "yurttaş", seçim meydanlarında "kardeş" ama sokağın sapasında düşman, Türk şehir ve kasabalarında beyazlar mahallesinde, ırkçı ayırıma tabii tutulan 'zenci'dir.
Yer yüzünün hiç bir hukukunda yok, ama Türk hukukunda yazılı olduğu üzere, onlar malları, mülkleri, canlarıyla talana açıktır. Kendi yurtlarında esir bile değiller. Kuşatılmış rehinedir. Keyfe gelmek üzere tekmelenen…
Daha dün, dört bin tane köyleri, zafer meşalesi namına yakıldı. Dört milyon kişi yurtsuzlaştırıldı. 17 bin 500 kişi Mafya ile takviyeli devlet güçleri tarafından katledildi.
Yurtlarından sürülmüşlerin Türk şehirlerine yerleşme, iş kurma, çalışma özgürlükleri olmayan vicdana teslim, ayak altı paspası…
İnşaatlarda amelelik yapanlar "Türkün galeyanı"na daimi açıktır. Galeyancı Türk sustuğunda Türk polisi, Türk askeri "buyur buradan al" sırıtışıyla, onlara şehir dışı yolu göstermektedir.
Dünyanın hangi ülkesinde, köleye bile reva görülmeyen bu muamale var? Hem yurttaş, hem de o şehirde çalışma, oraya yerleşmesi yasak…
1800’ler Amerikasında ırkçılık siyahlara bile bunu yapmadı…
Kürt öğrenciler, bugünkü geri tepmeli "barış ve kardeşlik" ortamında bile savaşa gider gibi bazı üniversitelerin kapılarına yanaşmaktadır. İçeriye girenler taş, sopa ve kamalarla kovularak dışarıya atılmaktadırlar. Fethiye'ye yerleşen aileler tehdit altında nefes almaktadır. Bazıları can derdiyle yeniden göç yollarında…
Erdoğan’ın, Ergenekonla bütünleşme projesi, Türk ırkçıları büyüleme olarak, Kürdistan’a yeni sefer şekline de bürünebilir. Bu ihtimal gözden uzak değildir.
Ancak, aynı su ile iki kere yıkanmak mümkün değil, Kürtler de, dünün Kürtleri değildir. Dimyata pirince gidenler, evdeki bulguru da kaybetmişlerdi. Kim bilir…