Otoriter rejimler, duygulara seslenerek enerji ve arzuları aşırı milliyetçilikle yoğunlaştırıp bir iktidar tekniğini devreye koyar. Bu iktidar tekniği, halkın gerçekleri yalın haliyle görmesini engellemek üzere kurgulanmıştır. Bu teknik ile otokrasi ve okhlokrasi (güruh iktidarı) arasındaki ayrım muğlaklaşır. Tek adam, kitleye ruhunu veren; kitle, tek adam için enerjisini seferber eder hale gelir. Böylece yalın gerçeklerden uzaklaşma ve bir yanılsama süreci yaşanır.

Türkiye’de 7 Haziran seçimleri sonrası Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP hükümeti tarafından ortaya konan savaş politikaları böylesi bir süreci takip etmektedir. Mesela, tek adam (Erdoğan) “canı sıkılınca” herkese “ayar” vermeye çalışmaktadır. Büyükçe bir kitle tarafından bu ayarlar heyecanla takip edilmekte; geri kalan kitlede ise karşıt tepkiler öfke patlaması şeklinde yaşanmaktadır. İşte tam da bu noktada söz konusu iktidar tekniğinin mekanizmaları işlemeye başlamaktadır. Çünkü burada ortaya savrulan “ayarlar” gerçekte can sıkıntısının değil, belirli bir amaca güdülenmiş, planı çizilmiş bir siyasal programatiğin parçasıdır. Karşılıklı zıt heyecan ve öfkelerle takip edilen bu söylemler, tam da “biz ve öteki” kurgusunu güçlendirdiği anda kendisini var etme ve her dönemde yeniden üretme mekaniğine sahip olmaktadır. 

Mekaniğin içerisinde işler hale getirilen biz ve öteki, burada, Schmittyen tarzda bir dost-düşman ilişkisidir. Kurgulanan biz, hayali bir cemaate tabi olup öteki cemaatlerle demokratik ilişki kurmak üzerinden değil, varlığını tehdit altında gören alarmizm içerisinde kendini var etme güdüsüyle hareket eder. Habitatını tahkim etmek üzerinden değil, diğer habitatları by pass etmek üzerinden faaliyet yürütür. Nihayetinde bilinçaltına işlenen anlayış, ontolojik sıhhat için öteki/düşman ontolojilerin tehlike olarak görülmesidir.


Erdoğan’ın ‘ayarları’

Bu çerçeve ile inşa edilen siyasal söylem ve programatik Türkiye toplumunu derin bir ayrıştırmaya, her an hazırda zemini bulunan bir iç savaş durumuna getirse de Erdoğan 12 Ağustos’ta muhtarlarla yaptığı toplantıda bu söylem ve programatiğe devam edeceğini göstermiştir. Erdoğan’ın söz konusu toplantıdaki konuşmasında çeşitli çevreleri tespit ederek gerçekleştirdiği “ayarları” iyi bir analize tabi tutmak gerekir. 

Erdoğan bu konuşmasında koalisyon görüşmesinin yapılmasına bir gün kala sadece erken seçim ilanı yapmamış, aynı zamanda bu seçimdeki stratejisinden doneler de sunmuştur. Erdoğan tarafından Schmittyen tarzda düşmanlar belirlenmiş, bu düşmanlar aracılığı ile “biz” inşa edilmeye çalışılmıştır. Erdoğan konuşması boyunca basit karşıtlıklar kurmuştur. Hem tarihe atıf, hem güncel alarmizmler hem de kadim düşmanlıklar ayyuka çıkarılmaya çalışılmıştır. Bu kapsamda, Erdoğan üç yıla yakın süredir çözüm sürecindeki partneri Kürt Hareketi’ni bu süreci hiçe sayarak kadim düşman kategorisine yerleştirmiş, hâlihazırdaki tehlike olarak da eski stratejik ortağı Gülen cemaatini sahneye sunmuştur. Yalan üzerinden oluşturulan bu düşmanların ortaklaştığı ve birlikte hareket ettikleri söylemi ile yalanını da bağlayarak, inandırıcılık düzeyini arttırmaya yönelik bir hamle yapmıştır. Türkiye sağ siyasetinin alarmizm söyleminin vazgeçilmezi olan dış mihraklar metaforu da Erdoğan’ın söyleminde yerini bulmuştur. Yine 7 Haziran öncesi Kur’an-ı Kerim sallamaya kadar giden dinsel alandan doğru siyaset yapma isteği, Erdoğan’ın Yasin Börü vurgusu ile devam edeceğini göstermiştir.


Erdoğan devlet ile yer değiştirdi 

Dilini düşman olan öteki, söylemini yalanın propagandatif sunumuna katkı şeklinde kuran Erdoğan, karşısına koyduğu “öteki”yi konumlandırarak aslında hem siyasal birliğini tarif etmekte hem de kendi konumunu da göstermektedir. Yurttaşlık karakteri, siyaset yapma biçimi ve içeriği, öteki ve kendi konumlarını belirleyen Erdoğan, artık, bazı düşüncelere göre “Tanrı”nın yeryüzündeki ifadesi olarak tanımlanan devletten başkası değildir. 2002’den itibaren “milletin adamı, milli iradenin temsilcisi” Erdoğan, artık devletin bekası için devlet ile yer değiştirmiş “eleştirilemez” bir tabudur. Konum olarak devlet olan Erdoğan, siyasal birliğinde iki merkeze daha yer vermiştir. Bu merkezlerden birincisi partidir. Parti, AKP’dir. “Tabu”dan bağımsız işleyişi olmayan, yürütme kapsamında görevini idare eden, nihai aşamada dönüp “Tabu”nun ağzından çıkaracak kelimelere bakması gereken parti, siyasal birliğe dâhildir. İkinci merkez ise harekettir. Hareket, yeri geldiğinde “kahraman polis”ten, bazı zamanlarda “zorlu eğitim süreçlerinden geçen aslan askerler”den, hak talepli protestolara hukuk dışı bir şekilde müdahale eden “hassas vatandaşlar”dan, muhbirlik yapılması istenen “muhtarlar”dan vb. oluşmaktadır. Hareket merkezinin sihiri de buradan kaynaklanmaktadır. Temsili demokrasi ve liberal anlayışla yönetilen üniter hukuk devleti anlayışı artık yok olmuş, kanunlarla belirlenmeyen görevler hareket içerisinde tanımlanmış ve modern hukuk sistemindeki suç-ceza diyalektiğini sarsacak gelişmelerin yolu açılmıştır. Büyük bir müphemlik her yere sirayet etmiş ve herkes, her an “tabu”nun yaklaşımına bağlı olarak “hassas vatandaş” ya da “düşmanlaştırılmış öteki” konumuna girme potansiyeline sahip hale gelmiştir.


Yeni dönem siyasetinin ipuçlarını sunuyor

Erdoğan’ın Sultanlığa giden yolda kurduğu politik söylem, düşmanlaştırılmış ötekinin müphemliği ve siyasal birliğe atfedilen kategoriler/yüklenen görevler, bizlere yeni dönem siyasetinin ipuçlarını sunmaktadır. Heyecana karşı öfkenin ve alarmizme karşı alarmizmin her türlüsü, Erdoğan’ın eskiden feyz alan bu yeni siyaset kurgusunun hizmetine girmek gibi tehlikeli bir potansiyele sahiptir.

Açıktır ki, Erdoğan 12 Ağustos’ta startını verdiği bu stratejisinde zaman geçtikçe oyunu daraltmaya ve muhaliflerini daha keskin şekilde “öteki kampları“na sokmaya çalışacaktır. Böylece 7 Haziran öncesi başta HDP olmak üzere rakip partilerin yakaladığı, temas etme, ulusal düzeyde söylem üretme şeklinde beliren siyasal iklimi yok etmeye çalışacaktır. Yani bir tercih yapmaya, “biz ya da öteki” arasında bir tercih yapmaya zorlayacaktır. Bu aşamada, Erdoğan’ın her bir cümlesinin “canı sıkılınca” söylenmiş cümleler değil, belirli bir siyasal programatik içerisinde duygular ve arzular da yüklenip öne çıkarılmış politikalar olarak görmekte fayda vardır. Aynı zamanda salt Erdoğan takibi değil, karşıt hamleler geliştirmenin de faydası büyük olacaktır. Daraltmaya çalıştığı oyunu açmak, beklemediği hamlelerde bulunarak öfke nöbetleri ile kendisini daraltmasını sağlamak, yeni aktörlerin siyaset sahasına girişine zemin hazırlamak gibi hamleler, Erdoğan’ın stratejisini boşa çıkarmakta önemli rol oynayabilir.

* Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi