Dünyada, ta eski çağlardan beri, bütün ülkeler, birbiriyle ilintiliydi. Birinci ve onu takip eden ikinci büyük savaştan sonra bağımlı hale geldiler.

Uluslararası ittifak ve odaklaşmalar yüzünden, artık her ülke, başına buyruk biçimde bağımsız değildir. İttifak kurallarına bağımlılık, bir bakıma “Mafyanın sadakat yemini"ni andırıyor. Kural dışına çıkan, bedelini ödemek zorunda kalıyor. Yazılı olmayan kullar yüzünden, kimse, canı öyle istedi diye, kafasının rüzgarına kapılıp dilediği zaman, ittifak çizgisini aşamıyor. Çünkü ittifaklar, hayati sırların paylaşıldığı mahzenlerdir. Mutlak bağlılık istenir. Sırlar ve savunma araç ile gereçlerin başkasının çıkarına kullanılması, özellikle de rakip unsurlara sunulmasına asla izin verilemez.  

Kendi başına buyruk ihanettir. 1945’den sonra yeniden yapılanan dünyada, bu böyle…

Örneklersek Macaristan, Rusya’nın müttefiki ve Varşova Paktı’nın da üyesiydi. 1956 yılında, tek taraflı kararla ayrılmaya karar verdiğinde, bir saat öncesine kadar dost olanlar düşman, öne sürülen bedel ağırdı. Macaristan, Rusya’nın öncülüğünde işgal edildi. Çekoslovakya, 1968 yılında aynı kaderi paylaştı.

Doğu Bloku karşı NATO’da, çark farklı mıydı? Hayır. NATO’nun doğu kapısı bekçiliğini yapan ve karşılığında beslenen Türk devleti, “kendi yolunun yolcusu" havalarına girip Moskova’ya göz kırpmaya başlayınca, ordu 1960’da yönetime el koymuş, Başbakanı da asmışlardı. Bir dönem sonra iktidara gelen Demirel, Rus yatırımlarına kapı açınca, 1971’de devrilmiş, Yunanistan da, 1974’de benzer bir gerekçeyle askerlerce darbelenmişti.  "Süper" devletlerle ilişki ise ayı ile aynı mağarayı paylaşmaya benziyordu. Güçsüzün, ne zaman pençeye hedef olacağı belirsizdi. Lakin Amerika, bu ilişkinin müzesidir. 1962’de yaşanan Küba krizi, ardından gelen Şili askeri darbesi, Grenada adasının işgali, Nikaragua olayları ve şimdilerde, Türk Recep Erdoğan akibetine ilmiklenen Panamalı diktatör Manuel Antonio Noriega Moreno olayı, bu coğrafyanın kaderini anlatan hikayelerin ara başlıklarıdır.

Konumuz olan Panamalı Noriega’nın macerası, 1960’larda ülkesinde, Amerikan istihbarat ağı CIA hesabına yaptığı çalışmalarla başlıyordu. Genç Noriega, yan hizmetini kentisiz sürdürken terfi edip Generalliğe yükseliyor, askeri istihbarat başkanı, derken 1982’de ulusal muhafızların komutanlığına yükseliyor, ülke yönetimine el koyup başkanlık makamına oturuyordu.

O artık Başkan Baba idi. Panama’nın tartışmasız tek efendisi. Polis şefi, savcı, yargıç ve tabii olarak Başkomutan. Devletin kasasından da istediği kadar alıyordu.

Gelin görün ki, o yoksulluktan geliyordu. Rüşvet almak, haraç toplamakla gözü doymuyor, ek iş olarak, ordunun araçlarını uyuşturucu naklinde kullanıyor, bu sayede dolar istifini yükseltiyordu.

Öte yandan, o ülkenin “Kutsal Reisi" idi. Hakkında, övgü dışı söz söyleyen anında buharlaşıyordu. Tutuklanıp hapse giden gazeteciler, yazar ve aydınlar “yaşadıkları için şanslı" sayılıyorlardı.

Reis, 1988 yılına gelindiğinde artık, bir suç makinasıydı. Kirli parayı ak-pak diye piyasaya sürmekten Amerikan maliyesine zarar veriyor, uyuşturucu sevkiyatıyla da halkını zehirliyordu. Uyarılar ise onu frenlemiyordu. Panama artık devlet değil, bir Mafya çarkıydı. Amerika’yla, bu yüzden incelen ilişkiler, 1989 yılında da kopmuştu. Noriega, Panamalıları yanına çekip güç toplamak için, kendi özel sorununu, ülke sorunu olarak sunuyordu. Hırsızlıklarını, cinayet, rüşvet ve haraç düzeneklerini “Millet menfaati" haykırışları altına gizliyor, Amerika’yı da “milletin karşısına" diziyordu. Yani sorun, ülkeyi Mafya devletinin üssü haline getirmesi değildi. Amerika, Panama’nın yükselmesine karşı olduğu için cephe almıştı. Olayı, halkına böyle açıklıyor ve iç ile dış düşmanla savaşmak için “savaş hali" (Olağanüstü Hal) ilan ediyordu.

Amerika bunun üzerine, Panama’yı işgal etmiş, o da gidip Vatikan elçiliğine sığınmış, bir süre sonra da teslim olmuştu. Savaş esiri olarak Amerika’ya götürülen Noriega, yargılanıp 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış, bu cezası bitince Fransa’ya götürülüp Kokain kaçakçılığından mahkum edilmiş, bu cezasını da tamamladıktan sonra Panama’ya teslim edilmiş, cinayetten tutukluyken ölmüştü.

Bu satırları yazarken, kaçakçılık ve kirli parayı beyazlatma üzere bir Mafya düzeneği kurmaktan sanık olarak Amerika’da tutuklu bulunan Zarrab hakkında düzenlenen iddianamenin pek çok sayfasında, onun adının geçtiğine dair haberler yayımlıyordu, ajanslar. Haberlerde Türklerin Reisi Erdoğan’ın kaderi, Noriega’nın akibetiyle ilmikleniyordu.

Amerika ve Avrupa medyası, bu vesileyle Türklerin Reisi Recep Erdoğan’ın akibetini, Noriega’nın kaderiyle birleştiriyor, ancak dünya medyası, rejiminin işlediği insanlık suçları olan Kürt şehirlerinin yakılıp yıkılması, insanların diri diri yakması olaylarını yüksekten atlıyordu. Polis ve asker eliyle işlenen cinayetlerin hesabını görmüyor, hapishanelerin aydınlar, yazar, gazeteci ve siyasetçilerle doldurulmasını sorgulamıyor, genel olarak insan hakları ve özgürlüklerinin katlini de irdelemiyordu.

Uluslararası İslami terör çeteleriyle kurulan yakın iliki ağı da söz konusu edilmiyordu. Sadece ve yalnız, İranlı Reza Zarrab henüz çocuk yaştayken, onun adına işletilen uluslararası kaçakçılık ve kirli para yıkama mekanizmasıyla elde edilen kazancı bölüşümü nedeniyle iddianamede adı geçiyor, kaderi Noriega’nın akibetiyle birleştiriliyordu. Yandaş “ulusalcı" (ırkçı) medya bu arada, Türk halkına tehlike çanları çalar ile uyarıyor gibi, “tehlike büyük, Türkiyemizi haydut devlet ilan edebilirler" başlıklarını, ardı ardına diziyordu. Hal ve gidiş bu kadar berbat, yani…