
Artık acıma yok. Kim yolumuza çıkarsa, kafasını keseceğiz. Alman halkı artık merhamet göstermeye tahammül etmez. Komünist eylemciler nerede görülürse vurulacak. Komünist milletvekilleri bu geceden asılmalı. Bu ülkede komünizmle ilgili ne varsa, dümdüz edilecek. Reichstag yangını içinde olan sosyal demokratlara da artık acıma yok.
Adolf Hitler, 27 Şubat 1933 gecesi, Reichstag yangınının hemen ardından…
Hitler’i mutlak iktidara taşıyan Reichstag yangını, 15 Temmuz’daki darbe girişiminden bu yana çok konuşulan konulardan biriydi. Birçok kişi, başarısız girişimin Erdoğan’a Hitler’in kullandığı olanakları sağladığını düşündü; hatta bazıları, yaşananın zaten baştan beri bu uğurda düzenlenmiş bir “tezgah” olabileceğini dahi iddia etti.
Darbe girişiminin kapsamı, olaylar dizisi ve failleri göz önünde bulundurulduğunda tezgah olduğu iddiası gülünçleşiyor, ortadan kalkıyor elbette; fakat 15 Temmuz günü yaşananların Erdoğan için yeni rejimin inşasında dönüm noktası olarak “değerlendirilmek isteneceği” su götürmez bir gerçek. Hatta yaşananların “tezgah” olmasa dahi önceden haberi alınıp yeni rejimin inşasındaki olası işlevselliği için yolu açılan bir darbe girişimi olduğu iddiası da yeterince muteber.
Bu haliyle 15 Temmuz, icrası açısından değil ama sonuçları açısından “Erdoğan’ın Reichstag yangını” olarak tanımlanabilir. Girişimin hemen ardından başlatılan büyük operasyonlar, binlerce gözaltı, on binlerce işten atma ve nihayetinde olağanüstü hal ilânı, bunu söylemek için gayet yeterli.
O halde hatırlayalım: Reichstag nasıl yanmıştı? Hitler, yangından nasıl çıkmıştı?
Komünist tehdit!
1932 yılının Kasım ayında yapılan seçimlerde Adolf Hitler’in başında olduğu Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (NSDAP) yüzde 37, Almanya Sosyal Demokrat Partisi (SPD) yüzde 21, Almanya Komünist Partisi ise yüzde 14 oy almıştı. Seçimler ardından Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, hükümeti kurma görevini Hitler’e verdi. Fakat NSDAP, parlamento çoğunluğunu sağlayamamıştı; ufukta koalisyon görünüyordu.
Hitler, söyleminin bir yanını krizlerle boğuşan halkın iş ve ekmek talebinin, diğer yanını ise ülkedeki güçlü komünist hareketin büyüttüğü “tehdidin” üzerine kurmuştu. Cumhurbaşkanı da Hitler’in “komünist tehdit” söylemine katılıyor; ancak demokratik teamüllerde de ısrar ediyordu. Demokratik yollardan mutlak hakim olamayan Hitler’e, bir “gerekçe” gerekiyordu. Bu gerekçeyi kendisinin yaratmasından daha etkili bir çözüm yolu da yoktu.
Takvimler 27 Şubat 1933’ü gösterdiğinde, Almanya Parlamentosu’ndan (Reichstag) kara dumanlar yükselmeye başladı. Milli iradenin temsilgâhı, alev almıştı! Hükümet kurma görevini “henüz yerine getirememiş“ olan Hitler ve kurmayları, hemen harekete geçti: Komünistlerin ayaklanması başlıyordu, acilen tedbirler alınmalıydı, hemen bir şeyler yapılmazsa Almanya kızıl eşkıyaların pençesine düşecekti!
Yazının girişindeki konuşmayı Hitler, daha o gece yaptı. Soruşturma, hızla sonuca doğru gitti. Marinus van der Lubbe isimli Hollandalı bir komünist, yangını bir başına çıkarmakla itham edilerek derdest edildi. Hitler’in manipüle ettiği basın, Lubbe’nin yangını itiraf ettiğini, hatta “eylem talimatı” mahiyetindeki mektup kartlarının bulunduğunu yazıyordu. Oysa Reichstag, aynı anda birkaç noktadan birden alev almıştı; Lubbe’nin bu eylemi tek başına gerçekleştirmesine imkan yoktu. Daha sonra yangınla ilgili tutuklananları ise Lubbe, uzaktan yakından tanımıyordu. Ardından Lubbe’nin, inançlı ve akıl sağlığı bir ölçüde yerinde olmayan bir komünist olduğu, NSDAP tarafından manipüle edildiği ortaya çıktı; halen memleketi Hollanda’da bir milli kahraman gibi adına anıtlar bulunuyor.
Adolf Hitler ise yangın ardından istediğini elde etmişti. Önce Cumhurbaşkanı Hindenburg’a bir kararname imzalattı: Komünist tehdide karşı bütün güvenlik tedbirlerini alacak, “inlerine girecekti.” Operasyonlar büyük bir hızla başladı. Binlerce kişi tutuklandı, görevden alındı veya öldürüldü. Parlamento’daki 181 komünist milletvekilinin de tutuklanmasıyla birlikte Hitler, ülkeyi 4 yıllığına yalnız kendisinin yönetmesini sağlayan “olağanüstü hal” uygulaması için gerekli oy oranına ulaşmış oldu. O, yasa çıkaran ve bu yasaları yürütendi. Söylediği her söz, “kanun hükmünde kararname” haline gelmişti. O 4 yıl, elbette, 2. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar bir şekilde uzayacaktı.
Şok doktrini
Hitler Almanyası’nın ve daha birçok devletin tarihte defalarca kez uyguladığı bu “yönetim metodu”, yıllar sonra, Naomi Klein tarafından formüle edildi: Şok doktrini. Bu tanım, sermayenin kitleleri yönetmek için kullandığı “felaketlere” işaret ediyordu. Şoka uğramış bir toplum, normalde kabul edemeyeceği yaptırımlara rıza gösterebilirdi. (Türkçe’de “rıza” ile “arıza” sözcükleri arasındaki fonetik benzerlik, belki de kaderin cilvesi!) Bu şok, “tertiplenmiş” felaketler ardından gelişebileceği gibi bir doğal afet sayesinde de “kullanışlı” hale gelebilirdi. Sözgelimi Sri Lanka’da yıllarca eylemlerden dolayı gerçekleştirilemeyen özelleştirmeler, tsunami felaketi ardından toplumun içine düştüğü şok halinde kotarılabilmişti. ABD, 11 Eylül felaketini bir dizi “güvenlikçi” politikanın ve işgalin gerekçesi saymış; cılız bazı sesler ortaya çıkmışsa da, gerçek bir “meşruiyet” tartışmasını kimse açamamıştı.
7 Haziran sonrası
AKP, önce kitle konsolidasyonu, ardından ise “şokla yönetme” konusunda Türkiye’ye çağ atlattı. 2003’ten bu yana manipülasyon ve dezenformasyon, merkezi bir politika doğrultusunda hayata geçirildi; buna yalnızca “karşıt söylem” ile müdahale etmeye çalışan muhalefetin “kurucu siyaset” yapamaması ya da Wilhelm Reich’ın deyişiyle “iktidarın karşısına yaşam süreçlerinin nesnel, objektif/pratik bilgisiyle dikilmemesi”, AKP’yi “siyaset yapma tekeline” dönüştürdü. Bu gidişat içinde alternatif, kararlı ve süreğen bir siyasal varoluşu, Kürt Özgürlük Hareketi’nden başka kimse gerçekleştiremedi. Gezi Direnişi de, eksik ve kifayetsiz bir an’dan fazlası olamadı.
7 Haziran seçimleri öncesinde HDP, “yaşam süreçlerinin nesnel bilgisine” dayanan siyasal varoluşu/karşıtlığı ile AKP tekelini kırmayı başardı. O noktadan bu yana AKP, manipülasyon ve dezenformasyonu bir ileri aşamaya taşıdı; şimdiye kadar referansı tarih olan bir “sopa” olarak kullandığı “şok doktrinini” pratiğe uyguladı. Yükseltilen ve teşhir edilen savaşa, “PKK/DHKP-C/FETÖ/Alman ajanları/İsral dölleri/Esed rejimi” gibi ülkeye göz dikmiş birçok odağa dair feveran eşlik etti; toplum psikolojisi, dumura uğratıldı. Büyük kitlelerin PKK ile FETÖ’nün, ABD emperyalizmi ile DHKP-C’nin aynı masa etrafında toplantı yaptığına inanmaya başladığı, dolayısıyla siyasetin gerçekle bağının koptuğu bu süreç, Suruç ile Ankara’da patlayan bombalar ve vahşi bir teşhir eşliğinde yükseltilen savaşla birlikte muhalefeti de paralize etti. Bu toz duman içinde siyaset yapma tekeli, yeniden AKP’nin eline geçmişti. Kürt Özgürlük Hareketi, “öz yönetim” hamlesiyle kendi gündemini can pahasına siyaset sahnesinde tutmaya, AKP’nin gerçekle dövüşüne yenilmemeye çalıştı ve yine bir ölçüde “kurucu siyaset” yapabilen, yalnızca o oldu. “Demokrasi güçleri”, süreci şok halinde ve genel olarak iktidara eklemlenmiş bir gündemle takip etti. Kürt sorunu, Kürt Özgürlük Hareketi dışında hiçbir kesim tarafından (barış isteyenler de dahil) varoluş gerekçeleri temel alınarak gündemleştiril(e)medi. “Şok”, siyasete büyük oranda biçim vermişti.
Darbe girişimi
15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimi, devlet içinde 40 yıldır büyüyen ve belki de dünyada türünün tek örneği olan bir yapının gerçek ve cüretkar hamlesiydi kuşkusuz. Böyle olmadığını iddia etmek için ya deli ya da Sözcü okuru olmak gerekir. Cemaat’in bu hamlesi ardından eski ortağı/yeni düşmanı ve Türk devletinin son muhalif bükücüsü AKP’nin “suçun canavarlığını aşan” bir cezalar dizisi geliştirmek zorunda olduğuna da şüphe yok. Dolayısıyla darbe girişimi vesilesiyle gelişen “olağanüstü” tedbirlerde belki aşırılık var, ama tuhaflık yok. Sorun da burada değil.
Darbe girişiminden bu yana Erdoğan’ın “milli iradeye” dönük çağrıları, memleketin dört bir yanında iktidarın medya korporasyonlarını da aşan bir düzlemde “herkesin” katılımıyla, katılmayanın öyle veya böyle lince maruz kalabileceği bir atmosferle sokağa/toplumsallığa hakim oldu. Sokak çağrılarının yalnızca darbe girişimini engelleme ülküsüyle açıklanamayacağı ortada. Mevcut şoku derinleştirme, süreğenleştirme ve olağanüstü hal ilanını bile davul zurnayla kutlayabilecek bir toplumsal akıla dönüştürme, AKP/Erdoğan için oldukça elverişli bir zemin yaratmış durumda.
Tıpkı 1933 Almanyası’nda olduğu gibi Meclis’in hedef alınmış olması da, belki tarihin cilvesi. Yanan meclisin külleri arasından bir diktatör doğuyor. Yeterli gerekçeye, atmosfere ve yasal kudrete sahip. Toplumsallık felce uğramış, sokaklar istila edilmiş, muhalefet siyaset yapamaz hale gelmiş. Temel haklara ve demokratik iradeye en ağır saldırılar bile uzun süredir gerçek bir toplumsal karşı koyuşa gerekçe olamıyor. HDP, yaşananları uzun süredir “sivil darbe” olarak tanımlıyor. Fakat genel olarak “sol”, 15 Temmuz öncesinden ve 15 Temmuz gününden bu yana, seyirciliği aşamıyor; özneleşemiyor. Sürekli vurgu yapılan “en geniş demokratik birlik” dahi, “şok edici” gerçekliğe, vahşet düzeyindeki saldırılara, giderek daha örgütlü bir hal alan ırkçılığa ve dinci gericiliğe rağmen gerçekleşemiyor.
Sorular...
Önümüzde, belki zor ama yanıtı memleketin geleceği için kritik önemde sorular duruyor:
Yaşananlar “darbe” ise, “normal zamanları” aşan, nesnele uygun siyaset yapma biçimleri nasıl/hangi araçlarla geliştirilebilir?
Dumura uğramış, sokaktan “kovulmuş” halk iradesi, bu şok edici atmosfer içinde seyirciliği nasıl aşabilir, nasıl özneleşebilir?
Meclisin külleri arasında cüretini katlayan diktatörlüğün karşısına “yaşam süreçlerinin nesnel bilgisiyle” dikilmek için ne yapmak gerekir?
OSMAN OÐUZ