Her fırsatta milli irade vurgusu yapsa da aslında bu iradenin kalıcı olmadığını en iyi Tayyip Erdoğan biliyor. Bu nedenle farklı toplum kesimlerden direk kendine bağlı-bağımlı bir yapı oluşturmayı günlük bir faaliyet olarak sürdürüyor. Erdoğan’ın gerektiğinde milli iradeye de ihtiyaç duymayacağı -buna kendi kontrolünden çıkmış AKP’de dahil- bir iktidar aygıtı inşa etme peşinde olduğu çok açık. Olgunlaştığında sandığı devre dışı bırakıp doğrudan sokağı zapt edecek bir iradeyi oluşturmaya çabalıyor. Kitlelerle bir siyasi parti aracılığıyla kurulacak endirekt ilişkinin AKP’nin geldiği aşama itibarı ile tamamlandığını kanaatinde. Bu nedenle farklı araçlarla kitleyi kendisinin kontrol edebileceği bir sitemi inşa ediyor. Erdoğan “evde tutamadığını” söylediği yüzde elli içerisinden istediğinde sokağa dökebileceği bir gücü örgütlüyor.

Haftalık muhtarlar toplantısı Demokrat Parti’nin “Vatan Cephesi” adı altında giriştiği güç devşirme modelini hatırlatıyor. Bu arada her gün artırılan saray örtülü ödeneğinden muhtarların ciddi bir pay aldıkları herkesin malumu. Maaş artışları dahi saraydan belirlenen muhtarlar saraya bağlı birer istihbarat elemanına dönüştürülüyor. 

Bizzat Erdoğan’ın himayesinde günden güne meşrulaştırılan çete lideri Sedat Peker’in muhalif gruplara karşı mitingler düzenlemesi dikkat çekicidir. Hele hele Peker’in gerektiğinde bu uğurda oluk oluk kan akıtacaklarını açıkça söyleyebilmesi geleceğe ilişkin kaygı verici ipuçları sunuyor. Peker’in Erdoğan’a bağlı sivil silahlı bir güç olarak yedeklendiği çok açık. 

Erdoğan iktidarının “İslami” vakıf ve cemaatlerle olan ilişkisi de inanç temelli olmaktan çok uzak. Son olarak Ensar Vakfı’nda yaşanan çocuklara yönelik cinsel saldırı olayı da gösterdi ki iktidarın bu kuruluşlara ilişkin hesabı çok daha kapsamlıdır. İktidar böyle bir olayda dahi Ensar Vakfı’na sonuna kadar sahip çıkarak kendine bağlı tüm benzer kuruluşlara güvence veriyor. Yoksa saldırganın hem de ilk duruşmada 500 yılı aşkın ceza aldığı bir davada bu kişinin bağlı olduğunu açıkça ifade ettiği Ensar Vakfı hakkında en ufak bir soruşturma dahi açılmaması nasıl izah edilebilir. 

Bilal Erdoğan tarafından yönetilen TÜRGEV’in devletin tüm olanakları kullanılarak memleketin dört bir tarafında açtığı yurtlar vasıtası ile her yaş grubundan gençlere yönelik çok aktif bir politika yürüttüğü de ortada. Bu yapının kısa zamanda farklı eğitim kurumlarına yöneleceği da belli. TÜRGEV memleketin hemen her yerinde edindiği gayrimenkullerle bir vakıftan ziyade yeni bir gençlik teşkilatı gibi örgütleniyor. 17-25 Aralık soruşturmalarında da ortaya çıktı ki Bilal babasının en kirli işlerinde en yakın yardımcısı, uygulayıcısıdır. Ayrıca 2012 yılında Bilal Erdoğan’a Suudi bağlantılı olduğu düşünülen Royal Protocol isimli bir kaynaktan 99 milyon 999 bin 990 Amerikan Doları havale edildiği ve bu paranın dakikalar içinde TÜRGEV hesabına aktarıldığı da basına yansıdı. Bu da Erdoğan’ın hesaplarının uluslararası desteğinin yönünü göstermesi bakımından dikkate alınmalı.

Tüm bunları bir araya getirdiğimizde Erdoğan’ın hesabının dikkatle okunması gerekir. Çünkü Erdoğan bu kuruluşlar aracılığıyla belli toplum kesimleriyle seçmen siyasi parti ilişkisinin ötesinde bir ilişki geliştiriyor.

İktidara geldiği 2002’den itibaren devlet olanakları kullanılarak başta inşaat sektörü olmak üzere bir çok sektörde “havuz”  yöntemi ile türedi bir zengin grubu oluşturuldu. Bu yolla Erdoğan’a bağlı büyük bir medya gücü yaratıldığını da unutmayalım.

Erdoğan’ın bu anlamda ilgi alanlarından biri de spor kulüpleri. Futbol kulüp yönetimlerinin Erdoğan iktidarı yanında açık politik tavır almaları da bu “yoğun ilginin” bir sonucu. Bu nedenle Erdoğan söz konusu olduğunda koşulsuz şartsız biat günlük ilişkilerin bir parçası haline geldi belli çevrelerde. 17-25 Aralık tapelerinde yer alan iş adamı Erdoğan Demirören'in Erdoğan tarafından azarlandığı telefon konuşmasında hıçkırıkları arasından sızan ifadeleri önemli bir örnekti ve işin bununla sınırlı kalmayacağı belliydi.

Öyle de oldu. Beşiktaş kulübü Başkan'ı Fikret Orman'ın kulüp stadının açılışında yaptığı konuşma da bu anlamda ibreti alemlikti. Şöyle sesleniyor Orman Erdoğan’a: 

"Halkın takımı olan Beşiktaş’ımız, halkın Cumhurbaşkanının önderliğinde açılışını yapacak. Sayın Cumhurbaşkanım sizi biliriz, ahde vefayı bilirsiniz. Beşiktaş Kulübü de bilir. Allah razı olsun. (10 Nisan 2016)” Bundan sonra yeni stadda Erdoğan’ı rahatsız edecek herhangi bir taraftar grubunun etkili olması mümkün değildir. Buradan hareketle Çarşı Grubu’nu zorlu günlerin beklediği çok açık.

Bir adım ileri giden Fenerbahçe Başkan'ı Aziz Yıldırım ise sıradan bir destekten ziyade Erdoğan’ın düşmanlaştırma politikasından nasibini alan tüm çevrelere karşı mücadele sözü veriyor. "Terör konularında devletimiz bizden ne isterse yardım yaparız. Paralel yapı da bu ülkeye en az terör kadar zararlıdır. Hepimizin paralel yapı ve terör gibi unsurlarla mücadele etmemiz lazım. (18 Nisan, Evrensel)" diyen Yıldırım düşmana karşı seferberlik çağrısı yapıyor.

Limak yönetim kurulu başkanı ve Fenerbahçe sözcüsü iş adamı Nihat Özdemir’in CNN Türk’te katıldığı bir programda (23 Nisan 2016) sarf ettiği “Türkiye Cumhurbaşkanı’nı seçiyorsa, Başkanı’nı da seçebilir. Bu nedenle bir an evvel başkanlık sistemine geçilmeli” sözlerini de bu bağlamda okumak mümkün. Bu noktada Ankara’da geçtiğimiz hafta sonu Amed Spor yöneticilerine yönelik linç girişimine dikkat çekmek isterim. Tribünlerde biriktirilen öfke gerekli görüldüğünde harekete geçirilebiliyor.

Erdoğan’ın gerektiğinde sandığı devre dışı bırakacak iktidar hesabı etrafında toplananların halklarımızın çıkarına bir hesap gütmedikleri çok açık. Bu ittifak ekonomik çıkarları için güce itaat ederek var oluyor. Kendi dışındaki tüm güçleri düşmanlaştırıp hedefe koyarak da siyaset üretiyor. Hedefi de çok açık ki bir diktatör yaratmak.

Not: Konunun Kürdistan ayağına hiç değinmedim o başlı başına bir yazı konusu.