Mart 2006, Newroz büyük bir coşkuyla kutlanmış, tüm Kürdistan’daki Newrozlarda halk büyük bir içtenlikle barış taleplerini dile getirmişti. Newrozdan üç gün sonra, artık çocuklarını bu kirli savaşta kaybetmek istemeyen ve her fırsatta barış talebini dile getiren Kürt halkının kucağına kimyasal silahlarla katledilmiş on yedi gencinin cesedi bırakılmıştı. Halkın öfkesi büyüktü bu vahşete karşı. Halk sokaklara döküldü. Bu vahşet ve kıyımın başkomutanı şöyle buyurdu: “Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılır.” Ve gereği yapıldı, kitlenin üzerine ateş açılması sonucu altısı çocuk on üç kişi yaşamını yitirdi. Bu çocuklardan Abdullah Duran dokuz, İsmail Erkek sekiz, Enes Ata yedi yaşında ve Fatih Tekin henüz üç yaşındaydı. On üç yaşında ayağında terlikle terörist sayılıp on dört kurşunla öldürülen ve cesedinin yanına boyundan uzun, uzun namlulu silah bırakılan Uğur Kaymaz, top mermisi ile bedeni paramparça edilip cesedinin parçaları annesine toplatılan Ceylan Önkol. Sokağa çıkma yasaklarında öldürülen ve sokağa çıkma yasağı sürdüğü için, çocuğunun cesedini toprağa veremediği için kokmasın diye çocuğunu buzdolabına saklayan anne.
Roboskî, şairin deyimiyle “pasaporta içleri ısınmamış” çocukların yurdu. Çoğu on beş on altı yaşında 34 kişinin üzerlerine “başkomutanın” ordusu tarafından tonlarca ağırlığında bombalar atılarak öldürülmüş, ceset parçaları anneleri tarafından toplanmış devletin resmi deyimiyle kaçakçı, kendi iradelerinin hilafına binlerce yıldır yaşadıkları topraklara devletin çizdiği sınırları aşıp komşularıyla alışveriş yapmaya giden çocuklar. Birkaç torba şeker, üç beş paket çay getirip satarak geçimini sağlamaya çalışan yoksul çocuklar.
Eren Bülbül on beş yaşında, Roboskîli çocukların akranı. Eren Bülbül, babaları ölmüş on dört nüfuslu bir ailenin çocuğu. Eren Bülbül yoksul. Lise öğrencisi, yaz aylarında yaylada ot keserek, fındık toplayarak ailesinin geçimine katkı sunuyor. Başkomutan’ın Trabzon Maçka’daki komutanları köylülere diyor ki “civarda ‘teröristler var’, bize ajanlık edin, rehberlik edin. Bin üç yüz lira para için kimse yanaşmıyor bu tehlikeli işe. Eren Bülbül’e musallat oluyorlar. Eren Bülbül fakir, Eren Bülbül babasız, Eren Bülbül’ü kandırmak kolay. Eren Bülbül ölürse hesabını soracak kimsesi yok. Cennet rüşveti de cepte hazır zaten. “Şehit ilan ediveririz, annesine oğlun cennete gitti, sen de cennetlik oğulun evladı olarak cennete gideceksin deriz olur biter.” “Bu teröristleri siz besliyorsunuz” demelerinden korktuğu için ihbar ettiklerini söylüyor anne. Oğlunun korktuğunu, askerlerle gitmek istemediğini söylüyor.
Eren bir çocuk, Eren korkuyor silahtan. Eren, “Başkomutan’ın” da istediği gibi, bütün yoksulların istediği gibi, Başkomutan ve avenesinin çocukları, paraları ayakkabı kutusuna istiflesin diye, gemicik sahibi olsun diye şehit olmayı istiyor. Ama yine de ölümden korkuyor Eren. Şehitlik bir güzel hayal, fakir olduğu için bu dünyada sahip olamadığı her şeye sahip olabileceği bir yer şehitlerin gideceği yer. Zaten ondan değil midir ki zengin çocukları hiç tahayyül etmezler şehit olmayı. Şehit olmak yoksulların düşüdür. Şehit olmak güzel bir düş, cennet güzel bir hayal lakin savaş, çatışma, ölüm yakın ve yakıcı bir gerçek. O yüzden korkuyor Eren Bülbül. Korkuyor ölmekten, ölmek için henüz çok erken.
Eren Bülbül’ün “bülbül tedirginliği” koruyamıyor Eren’i ölümden ne yazık ki. Başkomutan, Eren’i şehit ilan etmekte gecikmiyor sus payı olarak. “Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılır” diyen başkomutan bütün yoksul “Türk gençlerini” yeni şehitler olmaları için azmettiriyor her gün onlarca televizyon kanalının ekranından bangır bangır.
Ne diyor Orhan Veli “Vatan İçin” şiirinde: Neler yapmadık ki şu vatan için / kimimiz öldük / kimimiz nutuk söyledik.