
‘’Bakmak, görmek değildir! Görmek, anlamak değildir! Anlamak, bilmek değildir! Bilmek, gerçek değidir!’’
(Med özdeyişi)
Sultan Yavuz İslam Peygamberi’nin torunu İmam Hüseyn’in başını kesmiş, zalim haramilerin halifelik kurumunu, köhnemiş zihniyetini, (ki DAİŞ günümüz versiyonudur), gerici münafık ulemasını getirip, Anadolu topraklarına bir zehir gibi akıtmasaydı; bugün Anadolu’dan başlayıp tüm İslam aleminde, eren kültürü ve onun zalim saltanatına uzak, lakin mazluma ve hakka yakın din anlayışı örnek alınıp yaşatılacaktı. Ve kolonyalizm bugün din adına insanları, halkları biribirine karşı bu kadar kolay kullanamayacaktı.
İstanbul’un herhangi bir köşesinde simitçi, ekmek servisi yapan kapıcıya, Ömer’in adaletinden bahsetme ihtiyacı (!?) hissetmeyecek, tersine belki de Mekkeli bir simitçi, Mekkeli kapıcıya Ehmedê Xanî’nin, Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Feqiyê Teyra’nın, Pir Sultan’nın, Şeyh Bedreddin’in, Haci Bektaş-i Veli’nin, Edep Ali’nin, Köroğlu’nun (Ruşen Ali) ve daha onlarca erenin, halk ozanının deyişlerini, faziletini, öğretisini örnek verecek ve telkin edecekti. Yine Türkiye’de dinci neşriyat kalemşörleri; klerikalizm, softalık batağında debelenip, zalim sofrasında oturup, İmamı Gazali referansı veremeyecek, tersine; İslam aleminin tüm okumuşları, mesele gelip dinde reform ve demokratik yaşama dayandığında; bu Horasan dervişlerini, bu erenleri birbirine referans göstereceklerdi. Ve yine İslam ile reforma uğramış İsailik ve hiç uğramamış Musevilik arasında bu kadar mesafe, fesat ve düşmanlık olmayacaktı...! Dolayısıyla kardeş ve baba katili Sultan Selim’i atası görüp, ismini köprülere verip bir de hak ve halk sever olduğunu söyleyen, saltanat ve iktidar dincileri; bu kadar pervasız olamayacaktı.
Tarihte bir dervişin, bir erenin zalim sofrasında oturup, mazluma karşı kılıç kuşandığı görülmemiştir. Kuşanmışsa da, zaten o, gerçek bir Eren değildir. Çünkü; Anadolu ve Mezopotamya dervişlerinin-erenlerinin ocağında yanan ateş, insanı tüm nefsi kirleriden temizler, arındırır. Çünkü yanan ateş: Med Ateşi’dir. Med ateşi; hakikat ateşidir. Hakikatı görenlerin ateşidir. Burada küçük bir anektod olarak hatırlatmak gerekir ki; Mediya (Me-di-ya): Med dillerinde “Biz gördük”, “Biz gerçeği gördük” anlamındadır. Erenler dualarında ‘’Hakikat bize tecelli etsin’’ derler. Yani Gerçek bize görünsün, malum olsun, derler. Hakikat Med ‘’atalarına’’ görünmüştür. Gerçeğin kendini gösterdiği ‘’seçilmişler’’ Medler. Hatta bir yüksek tahmin olarak; Med coğrafyasına sürgüne gelen Musevi ileri gelenleri seçilmiş halk teolojisini ve hayat ağacı (Kabala-Sephirot-mikro kozmos insan) felsefesini, ‘’Mediya’nın Hakikat Taşıyıcıları’’ dervişlerinden almışlardır. (Bu mesele başka bir yazıda ele alınması ihmal edilmeyecek önemde, bir araştırma konusudur.)
Bir insan gerçeği görür ve bilirse, artık dünya malı ve saltanatıyla onu kandıramazsın. Bu öyle bir haldır ki, hiçbir zalim onu korkutamaz ve boyun eğdiremez. Hak ve hakikat o kadar güçlüdür ki; en büyük güç ve orduyla üstüne gidilse de yenilmezdir. İşte Kobanê’de yaşanan budur. Kobanê’de anlı-şanlı efsanevi bir aşk ve yiğitlik destanı yazılmıştır. (Amerika ve işbirlikçileri bu direniş karşısında şok içinde, maskeleri düşmesin diye sahiplenme eğilimine girmiştir.) Anadolu Erenleri, Med diyarından dört bir yana yayılan Med Gerçek Taşıyıcıları’nın, yol sürenleridir. Bugün Anadolu’da yaşayan halkaların yüzde doksanına yakını, çok önceden Mediya’dan yayılmış ve yüzyıllar sonra geri dönmüş Mediya topluluklarıdır. Babylon, İsraeli, Asur, Syro-Kanan, Mitani, Hitit, Pers, Sasani, Mısır, Miysene, Grek ve hatta Roma’ya kadar Mediya’nın gerçeği yürümüştür. Bu bir abartı değildir. Tarih belli ellerin tekelinden kurtarıldığında, bunun böyle olduğu hemen görülecektir. Yani Mediya’nın evlatları, ya da İbrahimi kavimler; maalesef bugün için birbirine düşman edilmiş, birbirini kırma tuzağına düşürülmüştür. Türkiye’de eren kültürü/felsefesi/ahlakı, hak ve halk severliği güncelleştirilmelidir. Anadolu Erenleri’ne ve onun felsefesine devrimciler ve demokrasi güçleri sahip çıkmazsa; egemen zalimler ve uşakları istismar edecektir. Alp-erenler denilen ırkçı-tetikçi hadise, bu istismarın bir sonucudur. Yarın karşımıza Yunus Emre veya Şeyh Bedreddin ismiyle çıkılırsa, buna şaşırmamak lazım, halkların değerlerini ve kuvvetini, halklara karşı kullanırlar.
Demokratik Ulus projesi, aynı zamanda ‘’Anadolu eren ruhunu’’ ayağa kaldıran, onu tekrar halklarımızla buluşturan, zalimlerin kirinden, pasından arındıran, bir manifestodur. HDP bu manifesto ile Türkiye’de halklarımızın gerçek temsilcisi olarak seçime katılmaktadır. Seçim vesilesiyle Türkiye’nin her bölge ve şehrinde, mesela Çamlıbeller diyarında Köroğlu Halk Meclisi ve Köroğlu seçim bürosu/halk komiteleri, Ege’de Şeyh Bedreddin Halk Meclisi, Konya’da Mevlana Halk Meclisi, Nevşehirde Hacı-Bektaş Halk Meclisi, Sivas’ta Pir Sultan Halk Meclisi kurularak, yine Karacaoğlan, Dadaloğlu ve daha nice Anadolu ereni, dervişi adına sivil toplum örgütleri, halk kurumları kurularak yad edilmeliler. Yerel halk inisiyatifinde, halk meclislerini, seçim bürolarını ve örgütlenme birimlerinin kurulması ve bunların kalıcı hale gelmesi, barajın aşılması kadar önemli ve en hayırlı bir seçim çalışması olacaktır. Dolayısıyla her türden ırkçı ve şovenist engel, tuzak; böylece bozulup, dağılacaktır. Mesele, egemenlerin iktidar/muhalefet partilerinin yapay gündemine takılıp, kaşarlanmiş politikacılarına, laf yetiştirmek değildir, mesele; halkın aydınlanması, kalıcı örgütlü birliği, demokraik Türkiye ve özgür halklar meselesidir. Seferberlik ruhuyla, hakikat aşkı için, oylar HDP’ye!