Dünün Dünyası’nı anlatanlar, bugünde yaşar, yarına ışık tutarlar. Tahran’da Lolita Okumak kitabında Azer Nefisi de üniversitesinden başörtüsü takmadığı için atılınca, yedi kız öğrencisiyle gizli bir edebiyat kulübü kurar. Haftada bir gün Vladimir Nabokov, Henry James, Jane Austen gibi yazarlarla, onların Lolita, Humbert, Daisy Miller, Gatsby gibi karakterleri arasında İslam devrimi sonrası İran’da kadınların hayatlarını ve erkek egemen dininin baskılarını tartışırlar. Amacım, kitabın içeriğini değil; romanlarda anlatılanlar, İran’da yaşananlardan kimi kesitler ile günümüzü karşılaştırmak istiyorum.
Nabokov’un İnfaza Çağrı romanının kahramanı Cincinnatus C’dir. Cincinnatus C. ahlaksızlıkla suçlanarak idama mahkum edilir. Herkesin saydam olduğu bir yerde o saydam değildir. Cellatlar onun ölüm zamanını gizleyerek her günü bir idam günü haline getirirler. Cezaevi idaresi, gardiyanı, avukatı hepsi aynı adamdır. Cellat önce mahkuma başka bir mahkum olarak tanıtılır. Cellatla ölüm mahkumu birbirlerini sevmek zorundadır. Cincinnatus’un başka bir evrene açılan tek penceresi, yazılarıdır. Roman dünyası anlamsız törenselliklerden oluşur. Hiçbir davranışın anlamı yoktur. Ölüm bile, bilet alınarak izlenecek bir gösteridir. Nabokov, totaliter bir rejim içinde korkuyla yaşamanın havasını yaratıyor. Sürekli korku içinde yaşamaya mahkum edilme, bu rejimlerin temel özelliğidir. Cincinnatus diğerleri gibi olmayı ret ettiği için bir kahramandır. Nabokov, kötü güçlerin zayıf yönlerini gösterir. Bu zayıflık var olan trajediyi azaltmaz.
Azer Nefisi, romanı için İslam cumhuriyetinde yaşananlara indirgeyip, sanat ve edebiyatın önemine vurgu yapıyor. Ona göre Nabokov insanın yalancı vaatlerle dolu hayali bir dünyada yapayalnız kaldığı, kurtarıcısıyla cellatın ayırt edilemediği totaliter bir toplumdaki yaşamın dokusunu çok iyi yakalamıştır. Yazar ve öğrencileri zor okunmasına rağmen Nabokov’la özel bir ilişki kurarlar. Özdeşleşmeden daha derine inmeye, içinde bulundukları düzen el veriyor. Benzer gerekçelerle, hem Nabokov’la hem de İran’dakilerle yakın bir özdeşlik kurmakta zorlanmadım. Burada paylaşıyor olmam bunun göstergesidir.
Azer Nefisi, sınırsız özgürlüğe inanarak, bir adada sınırlandırılmış dünyanın kapılarını açıyor. Boşluğun kıyısında bir avuç özgür düşünceli kadına tutunarak vicdan sahibi yazarlardan güç alarak boşluğa düşmüyor. Biz de, her tarafı kapalı mekanlarda, birbirimize tutunarak, çağımızın en katı tecridi altındaki bir Bilge‘den güç alarak sınırsız özgürlüğümüzü yazarak, okuyarak, paylaşarak yakalamaya çalışıyor, cellatımıza teslim olmuyoruz.
Yaşadığımız ülke ile İran İslam cumhuriyeti rejim olarak farklı görünse de, özde zihniyette birbirine çok benziyor. Bu özlük, aynılık devlet yapısından kaynaklanıyor. Monarşi, oligarşi, otoriter, totaliter, İslam, Hristiyan vs. cumhuriyetlerin hepsi Sümer rahip devletinden bu yana devlet biçimleri olarak iktidar araçlarıdır. Toplumsal bunalımların temel nedenidir. Azer Nefisi, başörtü takmadığı için üniversiteden atıldı. Büşra Ersanlı “özgür bir akademide ders verdi” gerekçesi ile hapishaneye atıldı. İkisi de sistemiçileşmeyi kabul etmeyen vicdan sahibi kadın profesörler...
İran’ın 1994 yılında baş film sansürcüsü körmüş. Ondan önce, tiyatro sansürcüsüymüş. Senaryoları yardımcısının aktarımıyla, banttan dinleyerek denetliyormuş. A. Nefisi, “mollaların yönetimindeki dünyamız kör sansürcünün renksiz mercekleriyle şekilleniyordu, gerçekliğin yeniden yaratılıp şekillendirilmesinde sansürcünün şaire rakip olduğu, yalnızca gerçekler değil, edebiyatımızın da garip bir renge büründüğü bu dünyada, biz hem kendi kendimizi yaratıyor hem de başka birilerinin hayalinin ürünü oluyorduk”, der.
Günümüz Türkiye’sinin 1990’lı yılların İran’ından ne farklı var? RTÜK bakar-kör, İran’ın ahlak polisi rolünü de oynuyor. İ. Naim Şahin’in açıklamaları dahi, İran mollalarına rahmet okutur. Eleştirel yazarlara, aydınlara uygulanan baskı, siyasetçi, avukat, öğrenci, kadın, çocuk, gazeteci tutuklamaları darbe döneminden de yaygın… Her şey ampulün amperi ile ak ve karaya bürünüyor. Kürt halkı, demokratik güçler bu ikilemde kendi kendilerini yaratırken, başkasının hayalinin ürününü almayı ret ediyorlar.
Yaratım ve ret ediş, baskıları da yoğunlaştırıyor. Her şey iktidara hizmet ettiği sürece yasaldır, meşrudur, iyidir. İran’daki baskıları aratmayan bir tahakküm; poşu takmaya ceza, slogan atmaya ceza, üç ana renk bir arada kullanmaya ceza, ana dilde savunma yapmaya ceza… Her şeyi yapmakta sınırsız yetkiye sahip başbakan, özgürlükleri sınırlarken, kendisini “Ayetullah” ilan etmek istiyor.
İran’da duvarlarda belirsiz bir kadın resmi altında büyük harflerle “Bacım, tesettüre uygun giyin; biraderim, gözlerine hakim ol” yazılıdır. Bacı, korkudan da olsa ‘uygun’ giyinir. Ama birader hiçbir zaman gözlerine hakim olmaz. Zira o, büyük biraderin -erkek iktidarının- bekçisidir. Yirmi yıl içinde sokaklar savaş alanına çevrilmiş kurallara uymayan genç kadınlar cezaevlerine kapatılıp her türlü aşağılamaya tabi tutulur. İran’da kadınlara uygulanan muameleler, ülkemizde Kürtlere reva görülüyor. Geçmişin muktedirlerince horlanan, bugünün hükmedenleri, herkesi hayali geçmişine uygun olarak yeniden yaratmak istiyor.
İnfaza Çağrı‘daki Cincinnatus C. gardiyanı ile bir daire çizerek dans eder. Yalandan dünyayı kabul ettiği sürece Cincinnatus, onların esiri olarak dairelerin içinde hareket edecektir. Gardiyanı ile dans etmek, kendi idamına katılmak, hükümete destek veren Kürtlerin en büyük hatasıdır. Bu dairenin çıkmasının, dansı terk etmenin yolu, kişilik sahibi olmadır. Gardiyanlarımız, her hareketi biçimlendirmeye çalışıp, bizi kendilerine benzeştirmeye çalışıyorlar. Bu da bizim için her gün idamdır.
Sonunda Cincinnatus darağacına götürülür ve başını tahtaya koyarken, sihirli matrayı tekrarlar: “Kendi kendime.” Ona hep eşsiz olduğunu anımsatan bu söz ve gardiyanları tarafından ona zorla kabul ettirilenden farklı bir dil yaratıp, konuşup, yazmaya çalışması, onu son anda kurtarır; o an, darağacı ve cellatlarıyla birlikte çevresindeki yakın dünya yok olurken, o başını elleri arasına alıp, onu başka bir dünyadan çağıran seslere doğru yürür. Bizim de sihirli matramız: “Direnmek yaşamaktır!”
Erzurum H Tipi Hapishanesi
ERHAN KAYA: Cincinnatus’un öyküsü