“Basın hükümetin elinde çalabildiği bir piyanodur. Basın, kitleleri etkilemek için muazzam önemli ve anlamlı bir araçtır. Bu araç, sorumlu işlerinde hükümetin hizmetinde olur.” Alman Nazi Rejimi’nin Propaganda Bakanı Joseph Goebbels, ‘Basının Görevleri Üzerine’ başlıklı makalesinde basın-iktidar ilişkisini böyle tamamlamış. Yazı, 1933 yılının Mart ayına ait. Hitler rejimi, iktidar olalı daha iki ay olmamıştı. 

Hemen öncesinde, basın-yayın alanının tümüyle siyasi iktidarın hizmetinde işlemesi için gereken bütün adımlar atılmıştı. Naziler iktidara geldikten beş gün sonra, 4 Şubat 1933’te ‘Çekmece Yönergesi’ denilen ve basın özgürlüğünü ortadan kaldıran kararname çıktı. Ayın sonunda da neredeyse bütün temel hakları iptal eden Reichstag Yangın Kararnamesi resmileşti. Mart ayına gelindiğinde yasama görevi artık resmen parlamentodan hükümete, daha doğrusu Führer’e geçmiş oldu. 

Goebbels’in ifade ettiği gibi, tamamen faşist rejimin hizmetindeki bir basın hedefine ulaşmak için Nazi Almanya’sının henüz ilk aylarında basın-yayın alanı adım adım aynılaştırılıp senkronize edildi. Özgür Basın yerine ‘Millet İçin Sorumluluk’ algısı yerleştirildi. Gazeteler “Milli Birliğin düşünsel bağı ve inandırıcı ifadesi” oldu. ‘Basın Özgürlüğü’ kavramı negatifleştirilirken, ‘Propaganda’ kavramına pozitif bir değer biçildi. 

28 Şubat 1933 tarihli “Halkın ve Devletin Güvenliği İçin” başlıklı kararname ile düşünce ve basın özgürlüğü “komünist ve devleti tehdit eden şiddet eylemlerini önlemek amacıyla” ortadan kaldırıldı. Bütün komünist ve sosyaldemokrat yayınlar toptan yasaklandı, çok sayıda matbaa ve yayınevine baskınlar düzenlendi. Sol ve sosyaldemokrat yayınevlerinin malvarlığına Nazilerce el konulması sonradan, Mayıs ayında çıkan yasayla ‘yasallaştırıldı’. El konulan yayınevleri Nazilere teslim edilip yerine Nazi yayınlar çıkarıldı.

Reich Alman Basın Birliği (RDP) Başkanı Wilhelm Weiss, sonradan gururla sadece 1934 yılında Alman basınının “en az 1.300 Yahudi ve Marksist gazeteciden temizlendiğini” duyuracaktı. 

Onlardan biri, Erich Mühsam idi. Weimar Cumhuriyeti döneminde beş yıl hapis yatıp 1924’te tahliye olan Mühsam, Berlin’de Fanal adlı anarşist dergiyi çıkarmaya başladı. 1931-1933 arasında mahlas ile Berliner Tageblatt gazetesinin ekinde siyasi-mizahi yazıları yayımlandı. Ayrıca Hitler iktidara gelmeden hemen önce program niteliğindeki ‘Toplumun Devletten Kurtarılması’ başlıklı yazısı Fanal dergisinde özel sayı olarak yayımlandı.

Erich Mühsam, basının oportünizme teslim edildiği bir süreçte inandığı doğrular ve gerçekler uğruna gazeteci olarak mücadelesini sürdürdü. Çoğunluğu ya Nazi oldu ya da oportünist olarak işini kaybetmeme uğruna sistem içileşti. Birçok insan çalışma koşulları kalmadığı veya vicdanen rejime destek olmayı kabul etmedikleri için yurtdışına gitti. Ama çok azı içeride kalıp bütün tehdit ve tehlikelere rağmen gazeteci olarak gerçekleri savunmaya devam etti. 

Ama Erich Mühsam’ın tek farkı bu değil. Faşist rejim tehlikesini oldukça erken gören Mühsam, sosyaldemokrat SPD ile komünist KDP’nin ortak mücadele yürütmesi için çok mücadele etti. Antifaşist güçleri birleşik bir cephe olarak ortak mücadele yürütmeye ikna etmeye çalıştı. “Hitler’in iktidara gelişini engelleyebilecek tek güç, aklı Nasyonalsosyalizm ile bunaltılmamış Alman işçi sınıfının ortak iradesidir.” 

Çağrılarına kulak veren pek olmadı. 1929’da, dört yıl sonra gerçek olacak bir uyarıda daha bulundu: “Üçüncü Reich’in dansı başladığında, yargısız infazlar, katliamlar, yağmalamalar, toplu tutuklamalar Almanya’nın hukuku yerine geçip korkunç bir dönem başlayacaktır.”

Erich Mühsam, 28 Şubat 1933’da tutuklanıp aylarca işkence edildikten sonra 10 Temmuz 1934’te Oranienburg toplama kampında katledildi. Uyarılarında ne kadar haklı olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı ancak artık geç kalınmıştı. Yükselen faşizmi durdurabilecek tek güce sahip sol ve sosyaldemokratlar, antifaşist bir cephe kurmanın elzemliğini ya göremedi ya da tarih karşısında tarifi imkansız bir gaflet içine düştüler.

Özgür Gündem’in kapatılması, çalışanlarının yaka paça gözaltına alınması, yazarları Aslı Erdoğan’ın gözaltına alınması ve bütün bunlardan sonra Ahmet Hakan’ın oportünist gazeteci kıllıklılar adına kalkıp saray soytarılığın gereğini yerine getirmesi, bana Alman tarihinin bu kesitini hatırlattı. Biri hakikatin ak yüzü, öbürü yalanın iğrenç suratı. Tarih güncele, güncel tarihe bazen ne kadar da benziyor. 

Ve Erich Mühsam’ın bundan neredeyse 80 yıl önce Almanya’daki sola ve sosyaldemokratlara yaptığı çağrı, bugünün Türkiye koşullarına ne kadar da uyuyor. Bugün AKP öncülüğündeki faşist cephenin önüne bir tek antifaşist bir cephe ile geçilebilir. Bunun başka yolu yok. 

Özgür Gündem’in kapatılmasına bu nedenle sadece gazetenin okurları ve dostları değil, faşizme karşı olan herkesin ses çıkarması gerekir. Gündem’in kapatılması, çalışanlarının ve yazarlarının gözaltına alınmasına karşı durmak, faşist rejim karşıtı olmak, yani antifaşist olmanın gereğidir. Kim ki faşist cephe ile antifaşist cephe arasında bir yaşamın mümkün olduğunu sanıyorsa sadece oportünizme değil, tarihsel bir gaflete düşüp gelecekte de böyle alınacaktır. 

Zira bugün Erich Mühsam’ın aydın anısını ananlar, faşizm yıllarında rejim yalakalığı ve soytarılığı yapıp sonrasında kendilerini demokrat ve direnişçi göstermeye çalışanların ikiyüzlülüğünü, daha doğrusu yüzsüzlüğünü de unutmazlar.