Büyük anneannem Zizê, 1915’te Malatya-Doğanşehir’de soykırımdan kurtulan Ermeni kız çocuklarından biriydi. Bir Kürt-Alevi ailesi onu sahiplenerek kurtarmış. Yörede, yani başta Dêrsim olmak üzere Malatya, Maraş ve Sivas gibi şehirlerde buna benzer pek çok hikaye vardır. 

Zizê’nin bütün ailesini kaybettiği o sene, yani 1915’te baba tarafından dedem Silo ise Bozo liderliğindeki lokal direniş hareketine katıldı. Malatyalı bir Alevi Kürt olan Bozo’nun Osmanlı’ya karşı öncülük ettiği direniş yerel olmakla, yani Doğanşehir-Yeşilyurt-Akçadağ üçgeni gibi sınırlı bir coğrafyada yoğunlaşmasına rağmen sadece bir Kürt veya Alevi isyanı değildi. Çünkü soykırımdan kurtulup eli silah tutan yöredeki Ermeni erkekler de bu direnişte yerlerini almışlardı. 

“Soykırımdan Sonra: Toplumsal Cinsiyet Odaklı Travmadan Yeniden Doğuşa” başlıklı konferansa katılmak üzere geçtiğimiz günlerde Ermenistan’a yaptığım ilk yolculuk, bu kişisel arka plandan ötürü benim açımdan anlamlıydı. Ana-atalarımın vatanı olarak gördüğümden değil; güncelimiz açısından çok daha güçlü bir tarihsel referans olmasını dilediğim ortak yaşam ve direniş tarihimizden ötürü…

Konferansta üç gün boyunca son 100 yıllık tarihte işlenmiş soykırımlar – Ermeni, Yahudi, Rwanda, Vietnam, Kamboçya, Filistin, Guatemala, Kongo, Güney Afrika, Bosna ve güncel olarak da Şengal’deki Êzîdî soykırımı – ağırlıkta kadın odaklı ele alındı. 

Konferansın başında iki önemli vurgu yapıldı. Biri, soykırımların rakamlarla ölçülemeyeceği, esas kriterin soykırımcı güçlerin yok etme niyeti olduğu vurgusuydu. Diğeri ise soykırımların çoğunlukla kadınlar üzerinden geliştirildiği gerçeğiydi.

Konferansta REPAK (Kürt Kadın İlişkiler Merkezi) adına yapmayı planladığım konuşma, Şengal somutunda kadın kırımı-soykırım paralelliği üzerine idi. Zira kadın kırımı, soykırımın sadece bir boyutu veya parçası olarak ele alınamaz. Soykırımlar çoğunlukla kadın kırımı üzerinden gerçekleştirilir. Sadece Kürdistan’ın son 100 yıldaki soykırım tarihine bakıldığında – Dersim, Enfal, Şengal – bu gerçek çok somut görülür. Ancak hal bu iken kadın kırımı uluslararası hukukta ifadesini bulmuyor; tıpkı kültürel soykırım gibi. Oysa günümüzde en çok uygulanan iki kırım biçimi kadın kırımı ile kültürel soykırımdır. 

Konferansta son 100 yılda işlenmiş soykırımlar güncel etkileri ile birlikte ele alınırken, Erivan’dan sadece birkaç 100 kilometre uzakta başka bir soykırım devam ediyordu. Kadın ve soykırım konulu bir konferansta, hemen yanı başımızda işlenen bir soykırım görmezden gelinemezdi. O nedenle programda yazılı olan konuşma yerine “Peki ya güncel soykırımlar? Türk devletinin Kürtlere karşı savaşı” başlıklı bir sunum ile Ağustos 2015’ten beri Türk devleti tarafından Bakûrê Kurdistan’da yürütülen soykırımcı savaş anlatıldı.

Şu nokta önemliydi: Katılımcılar, geçtiğimiz yılın yazında başlayan AKP’nin Kürtlere karşı soykırım savaşının – Çöktürme Planı ve MGK kararları ile - önceden planlanıp programlandığını gördü. İkincisi; Türk devletinin bu topyekün savaşı bütün katılımcılar tarafından bir soykırım olarak nitelendirildi. 

Bu şu açıdan çok önemliydi: İçinde yaşadığımız sistem, algılarımız üzerinde çok yoğun müdahaleler ve ideolojik saldırılarda bulunuyor. Günümüzde dünyanın birçok yerinde soykırım tehlikesinin 20. yüzyıla ait bir olgu olduğu veya ‘gelişmekte’ olan uzak coğrafyalarla sınırlı olduğu yöndeki algı hakimdir. O nedenle de Erivan konferansı gibi organizasyonlarla yaşanmış soykırımlar birçok açıdan değerlendirilip, güncel ve olası yeni soykırımlar görmezlikten gelinebiliyor. Geçmiş soykırımları yargılama ihtiyacı üzerinde çok durup, yeni soykırımları önleme görevi ile ilgili farkındalık geliştirilmeyebiliyor. Bu elbette ki soykırım gerçeği hakkında bilinç, algı ve farkındalık ile ilgilidir.

O yüzden Erivan konferansında Türk devletinin Kürtlere karşı sürdürdüğü topyekün savaşın bir soykırım olarak kabul edilmesi ve akademisyenler olarak bu soykırımı durdurmak için çalışma kararının çıkması önemlidir. Önümüzdeki günlerde uluslararası düzeyde akademisyenler adına konuyla ilgili bir bildirgenin yayımlanması bekleniyor. 

Bu kararın, Türk soykırımcı rejimden fiziki olarak en çok etkilenen bir halkın topraklarında alınmış olması anlamlıdır. Daha da anlamlı olan, iki halkın, Kürtler ve Ermenilerin, bugün de birlikte soykırıma direnmesidir. Çok sözü edilmezse de tarihimizde böylesi ortak direniş örnekleri var, yukarıda sözü edilen Bozo direnişinde olduğu gibi. Bu tarihsel referansları güncelde canlandırıp, demokratik ulus esprisiyle birlikte soykırıma karşı durmak ve soykırımcıları yargılamak, belki de geliştirilecek en güçlü cevaptır.