Soykırım; “Herhangi bir toprak dilimi üzerinde sosyal bir birliktelikle yaşayan; ulusal, etnik, ırksal ve inançsal bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle girişilen herhangi hareketlerden biridir.”
Soykırım tanımı, Birleşmiş Milletler evrensel beyannamesinde böyle geçer. Elbette ki kelimeler sözcükler, yaşanmış olaylar karşısında gerçek trajediler karşısında anlamsız kalır. Aslolan insanın, insanoğlunun birbirine nasıl yaklaştığıdır. Yeryüzüne gelmiş hiç kimse, hangi milliyetten olacağına kendisi karar vermemiştir. Dünyanın neresinde, hangi soydan doğacağımıza biz karar veremeyiz. Soyumuzu, etnisitemizi kendimiz belirleyemeyiz elbette. Dolayısıyla yeryüzünde yaşayan herhangi bir etnik grup bir diğerine göre daha imtiyazlı olamaz. Birer insan olarak sadece empati kurabilriz. Yer yer kendimizi bir diğerinin yerine koyarak kıyaslama yapabiliriz sadece. Yani “geçmişte yaşanmış olan bir trajedi, sadece başkasının ataları tarafından değil, benim atalarım tarafından da yaşanabilirdi” diyebilmeliyiz.
“Ermeni diasporası yalan söylüyor. Asla böyle bir olay yaşanmamıştır...” diyor iktidar ve muhalefet partileri. Özellikle de her yıldönümünde, Türkiye’deki bütün yazılı veya görsel medya bu hadiseye kilitlenir. Dünyanın dört bir yanına dağılmış, memleketini ölümler pahasına terk etmiş olan insanların torunlarına kulak vereceklerine, karşıt tez oluşturmada yarışıyorlar adeta. “Ermeni diasporasının uydurma yalanı” olarak aktarıyorlar kitlelere. Sahi neden bir dönemler Anadolu’da yaşayan Ermeniler, Keldaniler, Süryaniler dünyanın her yanına dağıldı? Neden memleketlerini terk edip, atalarının kadim topraklarını bırakıp dünyaya dağıldılar? Keyiflerinden mi doğdukları yerleri bırakıp gittiler? Kimse bu soruyu sormuyor nedense! Soykırımın her yıldönümünde siyasetçiler, üniversite dekanları, hukukçular, tecrübeli gazeteciler, emekli bürokratlar, askerler, devletin hariciyesi -dış işlerinden sorumlu bütün bürokratları- muhakkak surette bu meseleye yoğunlaşır. Devlet erkanı en seçme tercümanlarla Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın konuşmalarına odaklanır. Eğer konuşma esnasında “genoside” terimi geçmemişse, derin bir nefes alırlar. “Oh be... yine soykırımı demedi bu yıl!”
TC’de, politikacıların işlevi bellidir. Onların gayeleri açıktır. Onlar tarihi ters yüz ederek kitlelere anlatmakla mükelleftirler. Aynı zamanda tarihin kirli sayfalarını gözden kaçırmakla meşguller.
İktidarın bu politikalarına karşı aydınlara, sivil toplum kuruluşlarına, duyarlı insanlara ağır sorumluluklar düşmektedir. Onların görevi, tarihten günümüze karanlıkta kalan bütün hakikatleri araştırmak, kitleleri asgari düzeyde de olsa bilgilendirmektir.
Tarihte sayısısz katliamlar yaşanmıştır. Özellikle imparatorluklar döneminde hemen hemen savaşsız bir yıla rastlamak mümkün değildir. Ancak asırlar öncesinin hesabına girmek çağımız topluluklarına hiçbir şey kazandırmaz. Günümüz topluluklarını yüzyıllar önceki topluluklarla kıyaslamak doğru değildir. Örneğin Vatikan Devlet Başkanı, Papa Françıscus konu ile ilgili açıklamasında, “1915’te Ermenilere karşı soykırım teşebbüsünde bulunulmuştur!” dediğinde, hemen karşı saldırıya geçilmiştir. Asırlar öncesinin “Haçlı Seferleri”ne atıfta bulunularak, “Herkes geçmişine baksın!” gibi tepkiler vermiştir devlet kademesi.
Oysa Vatikan, defaatla geçmişiyle yüzleşmiştir. Nazi Almanyası’na karşı, günümüz Alman tolumu öyle. Yine Avusturalya’da bunun en güzel örneği yaşanmıştır. Parlamentoda düzenlenen bir törenle yerli Aborjin halkından özür dilenmiş, onurları iade edilmiştir. Fransa, Cezayir’den özür dilemiştir.
Bu gibi örnekler daha da çoğaltılabilinir.
Unutmayalım. Medeniyetlerin birbirini kolladığı bir çağda yaşamayı arzuluyoruz. Yaşanmışlıklarla yüzleşmek etik bir yaklaşımdır. Tarihe dürüstçe yaklaşmak, gelecek kuşaklar adına ahlaki bir duruşu gösterir. Gelecek nesiller, sırtlarında taşıyacakları bir kamburla yürümezler. Çağımızda her toplum geleceğe doğru yürürken, geçmişinden de sorumludur. Günümüz kuşağına düşen, tarihteki yaşanmışlıkları olduğunca araştırmak, aydınlığa kavuşturmak, geçmişle doğrudan yüzleşmek ve bir başka tekrarın yaşanmaması için gerekli tedbirleri geliştirmektir. Dün Anadolu’da Ermeni halkına ve diğer “Gayri-Müslüm” topluluklara yaşatılanlar, seksen/doksan yıldır Kürt halkına da yaşatılıyor: Bir halkın dilini, kimliğini yasaklamak, inkar etmek, aydınlarını öldürmek, söz sahibi kimselerini tutuklamak, politikacılarını, sendikacılarını sürgün etmek, yeri geldiğinde evlerini ateşe vererek göçertmek! Kiminde topluca, kiminde bir bir fiziki imhayı uygulamak, gözaltına aldıktan sonra inkar edip sonra tutukladığı kimseleri kaybetmek, korkutmak, sindirmek... Kürt oldukları halde zorla Türklüğü dayatmak. Yeri geldiğinde inançlarına saldırmak. Örneğin bir kesime, Alevi oldukları halde sünniliği dayatmak... vs vs. Bütün bu yaptırımlar devletin zihniyetini rahatlıkla ortaya koymaktadır. İster kabul edilsin ister edilmesin; bütün bu olayların toplamı, yeni bir soykırım dayatmasıdır...
Sonuç olarak; dünyanın dört bir dağılmış Ermeniler yaşadıklarını babadan oğula, anadan kıza anlattılar. Onların torunları, kendilerinden önceki kuşaklardan duydukları o unutulmaz mezalimi kaleme alarak yazdılar, kitaplaştırdılar. Artık o olayları günümüz kuşağına unutturmak imkansız. “Tarihte böylesi bir olay yaşanmadı!” demekle, tarih paklanamaz. Doğru olan, çağımız insanlığına yakışan geçmiş ile kapsamlı bir yüzleşmedir. Ermeni halkının yaşadığı o dramın, kuşaktan kuşağa geçerek derinleşen acının dinmesi için yapılacak tek şey, gerçekliği kabul etmek, Ermeni halkından özür dilemek ve onlara iade-i onur’da bulunmaktır. Bu durum devlet yetkililerinin mükellefiyetidir. Türk devleti er ya da geç bu gerçeklikle yüzleşilecektir. Elzem olan bir an önce adım atmaktır. Aksi halde, bu yara derinleşerek kanamaya devam edecektir. Ve her inkar, yeni felaketlere yol açacaktır…