
Dünya kadınları, bir Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Dayanışma Günü'nü daha karşılamaya hazırlanıyor. Dünyanın farklı coğrafyalarında renkleri, dilleri, kimlikleri farklı olan kadınların uğradığı şiddet, tecavüz ve sömürünün rengi, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk çeyreğinde de değişmedi. Kadın cinayetleri, kadının 'yaşama hakkı' karşısında ciddi tehdit oluşturmaya devam ediyor. Bütün bunların, sistemlerin kadına yönelik politikalarından bağımsız olmadığı gün gibi aşikar. BDP Batman Milletvekili Ayla Akat Ata, 2013 yılında şiddete kaynaklık eden siyasal, toplumsal, hukuksal nedenleri ve şiddetin önlenmesine dönük alternatifleri gazetemize değerlendirdi.
Türkiye ve Kürdistan kadına yönelik şiddet bakımından nasıl bir sınav verdi?
Kadına karşı şiddete dair ulusal ve yerel basından derlenen verilere baktığımızda 2013 yılının ilk 10 ayında erkekler tarafından 268 kadının öldürüldüğünü, 148 kadına ve kız çocuğuna tecavüz edildiğini, 170 kadının yaralandığını ve 123 kadının taciz edildiğini görüyoruz. Ancak, taciz ve tecavüz oranlarının basına yansıyandan çok daha fazla sayıda olduğunu tahmin ediyoruz. Bildiğiniz gibi taciz ve tecavüz olaylarının çoğu aile içinde ya da kadınların yakından tanıdıkları erkekler tarafından gerçekleştiriliyor ve bu durumda mağdur için yaşadığı şiddeti dile getirmek daha da zorlaşıyor. Dolayısıyla bu verilerin sadece basına yansıyan olayları kapsadığını da akılda tutmak gerekiyor. Bununla beraber, yine aynı verilerde kadına karşı şiddetin en çok yaşandığı bölgenin Marmara, ilin de İstanbul olduğu görülüyor. Bu noktada yine de kadına karşı şiddetteki devlet ortaklığını ve devlet şiddetinin kadınlar üzerindeki sistematik baskının esas faili olduğunu unutmamamız gerekiyor.
Kürt kadınları açısından 2013 yılı daha yılın başında 9 Ocak’ta Paris’te üç Kürt kadın siyasetçinin katledilmesiyle beraber gerek ulusal gerekse de uluslararası alanda bir mücadele yılı olarak kabul edilmiş ve başta bu yıl ilki gerçekleştirilen Ortadoğu Kadın Konferansı olmak üzere yıl içerisinde yapılan bütün etkinlikler Sara, Rojbîn ve Ronahî arkadaşlar şahsında özgürlük ve demokrasi mücadelesinde yaşamını yitiren kadın devrimcilere adanmıştır. Bu katliam bir kez daha ortaya koymuştur ki, yıllardır Arap, Fars ve Türk ulus devletlerinin inkar, imha ve asimilasyon politikaları ile kimliksizleştirilmeye çalışılan ve kölece bir yaşam dayatılan Kürt Halkı, eşitlik ve özgürlük temelinde demokratik bir yönetim iddiasıyla ortaya koymuş olduğu büyük direniş ve elde ettiği kazanımlarla, sadece birlikte yaşadığımız ulus devlet statükolarını değil, küresel sermayenin bölgesel çıkarları eksenli kapitalist modernite güçlerini de rahatsız etmektedir. Bu gerçek karşısında Kürt kadınları yıl boyunca faillerin açığa çıkarılması için eylem ve etkinlikler gerçekleştirmiş, bu etkinliklerde katliamı kınayarak demokratik birliğin önemine ve ulusal birliğin gerekliliğine işaret etmiştir.
Bugün Türkiye’de iller bazında kadına yönelik şiddet verileri incelendiğinde, en alt sıralarda Kürdistan illerinin olması bir tesadüf değildir. Çünkü ortada kadın özgürleşmeden toplumun özgürleşemeyeceğini savunan güçlü bir önderlik paradigması, bu paradigmayı hayata geçirmek için mücadele eden inançlı, kararlı ve cesur bir kadın gerçeği ve dolayısıyla büyük bir kadın emeği vardır. Aynı zamanda Kürdistan toplumunun siyasi, toplumsal ve dini önderliklerinin rol–modeller olarak bu konuda ortaya koyduğu devrimci pratik ve açıklamalar, şiddetin devlet eliyle yeniden yeniden üretildiği, savaş nedeniyle ağır yaralar almış bu coğrafyada kadına yönelik şiddet konusunda bir farkındalık yaratılmasında etkili olmuştur.
AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte kadına şiddetin yüzde 1400 oranında arttığı dile getiriliyor. Şiddet neden bu kadar yaygınlaştı?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki, devlet kadına yönelik şiddette birincil faildir. Bu noktada Türkiye'nin kadına karşı şiddet açısından dünya ölçeğinde ilk sıralarda yer aldığını hatırlatmakta fayda var. Buna rağmen kadına karşı şiddeti önlemek için etkin bir program uygulamayan ender ülkelerden birinin de Türkiye olması şaşırtıcı, aynı zamanda düşündürücüdür.
Kars Milletvekilimiz Sayın Mülkiye Birtane'nin Adalet Bakanlığı'na sorduğu, kadınlara karşı taciz ve tecavüz rakamlarına ilişkin önergesine gelen cevaba baktığımızda bile kadına yönelik şiddetin hangi boyutlarda olduğunu ve devletin bu alanda etkin çalışma yapmaya çoktan başlamış olması gerektiğini görebiliyoruz. Sadece 2002-2008 arası 6 yıllık zaman diliminde 61 bin 469 tecavüz olayı yaşanmış, bu tecavüz olaylarına 99 bin 792 kişi karışmış. 2009-2011 yılları arasında ise toplamda 29 bin 980 tecavüz suçu işlenmiş. Bu tablo, her sene ortalama 10 bin kadının tecavüze uğradığını ve bu tecavüzlerin çoğunun toplu tecavüzler olduğu göstermektedir. Tecavüz davalarında yargının tutumunu ele alırsak, en son N.Ç ve E.A. davalarında olduğu gibi, faillerin ya cezasız bırakıldığını ya da mağdurun rızası olduğu gerekçesiyle faile en alt sınırdan ceza verildiğini görüyoruz. Utanç davası olarak bilinen bu davalar, kadınlara karşı yargı erkinin ve dolayısıyla devletin nasıl insanlık dışı bir tavır takındığını gösteriyor aslında. AKP hükümeti yaşanan bunca taciz, tecavüz ve kadın katliamında sessiz kaldı ve hatta kürtaj tartışmalarında olduğu gibi, "taciz"i normalleştiren ve kadın iradesinin hiçleştirildiği açıklamalarda bulundu.
Bunlara ek olarak, aileyi koruyup kadını yok sayan söylem ve politikalar, kadının aile içinde maruz kaldığı şiddeti görünmez kılmaya hizmet etti. Polis korumasına ihtiyaç duyan kadın sayısının artması ve öldürülen kadınların çoğunun koruma tedbiri olduğu halde ailelerinden bir erkek tarafından katledilmesi, bu acı gerçeği ortaya koyuyor aslında. Elbette kadına karşı şiddetin sisteme içkin olduğunu ve AKP döneminde başlamadığını biliyoruz. Fakat yüzde 1400 oranında bir artışı tesadüf ya da "kader" olarak değerlendiremeyiz. Özellikle de erişkin bireylerin evlenmeden kadın-erkek birlikte kalması konusunda bile yasal düzenleme yapmaya yeltenen ve ev içlerine müdahale etme yetkisini kendinde gören bir hükümetin, kadınların uğradığı şiddete dair tek söz etmemesi ve etkili olacak bir şiddetle mücadele programını işletmemesi oldukça manidar diye düşünüyorum.
* AKP'nin birebir kadınların hayatına müdahale eden söylemleri oldu. Bu zihniyetin hak ve hukuk boyutuyla kadına kaybettirdikleri neler? Toplumdaki yansımaları nasıl oldu?
Son birkaç yıldır AKP'nin kadın bedeni üzerinden aileyi şekillendirerek muhafazakar yapısını neo-liberal çıkarlarıyla birleştirme arzusunun söylemlerine birebir yansıdığına tanıklık ediyoruz. "Üç çocuk" arzusunu her yerde dile getiren Sayın Başbakan, en son Diyarbakır'daki toplu nikah töreninde "dört çocuk" istediğini açıkladı. Kadınlar kendi bedenleri üzerinden politika yapılmaması taleplerini alanlarda defalarca haykırdı. Biz de meclis çalışmalarımızla aileyi değil, kadını esas alan sosyal politikalar yapılmasına destek vermeye çalıştık, çalışıyoruz. Parti olarak hem yerel örgütlenmelerimizde hem de mecliste yürüttüğümüz çalışmalarda kadının bedeninin ve emeğinin sömürülmesine karşı mücadele ediyoruz. Geleneksel "aile" yapısını cinsiyetçi rollerin devam ettirildiği ve yeniden üretildiği bir alan olarak görüyor ve ailenin demokratik yaşam perspektifiyle yeniden dönüşümünü hedefliyoruz. AKP'nin kürtaj, üç çocuk ve öğrenci evleriyle ilgili söylemleri, uğruna mücadele ettiğimiz değerlerin tam zıttı bir noktada konumlanıyor. Başbakan her ne kadar kimsenin yaşam tarzına müdahale etmediklerini söylese de, söylemler ve pratikleri bunun aksini çoktan kanıtlamış durumda. Tüm iktidarlar gibi AKP iktidarı da, ideolojisini kadın bedeni üzerindeki politikalarıyla somutlaştırıp toplumu bu noktadan kendi düşünce sistemine göre şekillendirmek istiyor. Son öğrenci evleri tartışmasında, Başbakan'a verdiğimiz yazılı soru önergesinde de değindiğimiz gibi, bir başbakanın ağzından çıkan sözlerin doğrudan yasal bir yansıması olmasa bile, toplumu etkilediği bir gerçektir. Türkiye toplumu halen kadınların yüksek oranda fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldığı bir toplumken, erişkin kadınlarla erkeklerin aynı evlerde yaşamasının hükümet tarafından "gayrimeşru" addedilmesi, bedelinin ağır olacağının ve gerekirse Valiler aracılığıyla müdahale edileceğinin ifade edilmesinin elbette ki toplumda kadın özgürlüklerini sınırlayacak bir alana sebep olacaktır.
Kadına yönelik şiddeti önleme konusunda ne gibi adımlar atıldı? Şiddeti Önleme ve İzleme Merkez'leri (ŞÖNİM) rol oynayabildi mi? Siz buna alternatif ne öneriyorsunuz?
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanunu’na göre ŞÖNİM’ler, gerekli uzman personelin görev yaptığı ve tercihen kadın personelin istihdam edildiği, şiddetin önlenmesi ile koruyucu ve önleyici tedbirlerin etkin olarak uygulanmasına yönelik destek ve izleme hizmetlerinin verildiği, çalışmalarını yedi gün yirmi dört saat esasına göre yürüten, çalışma usul ve esasları yönetmelikle belirlenen, şiddet önleme ve izleme merkezleridir. Kadın örgütleri, bu merkezleri kuruldukları günden bu yana ilgi ve dikkatle incelemekteler. Ortaya koydukları eleştirilere kısaca değinmekle birlikte, bu eleştiriler çerçevesinde destekleyici ve düzeltici düzenlemelerin bir an önce yapılması için kadın örgütleri ile ortak mücadele ettiğimizi de belirtmek isterim.
ŞÖNİM’lerin idari ve hukuki yapısı, kadının kendi öz gücüne dayanan, bağımsız, özerk danışma merkezi/sığınak faaliyetlerine müdahale alanı oluşturuyor. Bu da kadın örgütleri ve belediyelerin sığınak çalışmaları ile ilgili iradeyi sınırlıyor. ŞÖNİM’lerin merkezi yapısı aracılığıyla bilgi tek bir merkezde toplanıyor ve kadın kurumlarının ya da belediyelerin kendi sığınaklarında kalan kadınlara dair tüm bilgilerin de izin olup olmadığına bakılmaksızın merkezle paylaşılmasını zorunlu kılıyor. Dahası, hangi sığınağa hangi kadının gideceği konusunda kadın örgütlerinin ve belediyelerin sığınaklarında çalışma yapan kişilere söz hakkı tanınmayarak tek merkezden belirleme yapılıyor.
Bir diğer sorunu ise, ŞÖNİM’lerin merkezden uzak ve kadınların ulaşmasının zor olduğu yerlerde kurulması oluşturuyor. Bu merkezler yeterli donanımdan yoksun olduğu için kadınların bilgiye ulaşım hakkı da engellenmiş oluyor. Ayrıca ŞÖNİM uygulamalarında kadınların zorunlu olarak önce karakola yönlendirilmeleri öngörülüyor ki, bu yaklaşım kadına karşı şiddetle mücadeleyi sadece adli olarak ele almak anlamına geliyor. Üstelik, karakollarda kadınlara yapılan muamele ve pek çok kadına karşı şiddet vakasında faillerin bizzat kolluk güçlerinden olması kadınlar için karakola başvurma ihtimalini azaltıyor.
ŞÖNİM’lerde yalnızca kadınlara değil, kadın ve erkeklere beraber hizmet verilmesi ise “kadın odaklı” bir yaklaşım sergilenmediğini gösteriyor. Bu uygulama aynı zamanda kadınların desteklenmesi gerekliliğinin de üstünü örtmüş oluyor. Böyle olunca aile terapisi merkezi gibi hizmet veren bu kurumlar, kadına karşı şiddetle mücadelede kadının kendi gücünü esas almayıp, arabuluculuk mekanizmalarını işletmiş oluyor ki, bu kadınlar açısından kabul edilemez bir durum. Kadın mücadelesinin onlarca yıllık birikimi hiçe sayılarak kadın odaklı değil, aile odaklı bir tutum alınmış oluyor.
Kadına karşı şiddet bir sorun olarak kabul edilmeden çözümü için mücadele edildiğinin ifade edilmesi ne yazık ki bir anlam ifade etmiyor ve sonuç da alınamıyor. Eğer bir düzenleme yapma ihtiyacının var olduğunu kabul ediyorsak yapılması gereken, sorunun muhatapları olan kadınlar, yıllardır bu alanda çalışma yuruten kadın örgütleri ile birlikte hareket edilmesidir. AKP iktidarının “herşeyi ben bilirim” anlayışı ne yazık ki içinde bir çözüm iradesi barındırmıyor.
Kadınlar çalışma hayatında ne tür sorunlarla karşılaştı? TBMM'den geçecek olan 'Kadın İstihdam Paketi' kadının çalışma hayatına neler getirecek?
Bilindiği gibi kadınlar istihdam alanında da pek çok ayrımcı politika ve eşitsiz koşulla mücadele etmek zorunda kalıyor. Güvencesiz çalışma bu eşitsizliğin en doğrudan sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Bakım hizmetlerinin kadınların sorumluluğuna bırakılması, buna bağlı olarak doğum izninin yalnızca kadınlara verilmesi, işverenler açısından kadınların erkeklere göre çok daha kolay işten çıkarılabilmelerine sebep oluyor. Bu yüzden biz çocuk bakımı ve diğer bakım sorumluluklarının sosyal hizmet politikaları çerçevesinde toplumsal olarak paylaşılması için mücadele ediyoruz.
Devleti ucuz ve nitelikli kreşler açmaya, işverenleri kadın sayısına göre değil, toplam çalışan sayısına göre kreş açılması için zorlamaya ve annelik izninin ebeveyn iznine çevrilmesi için düzenleme yapmaya çağırıyoruz. Kadın örgütleriyle ortak yürüttüğümüz çalışmalar sonucu, bunlarla ilgili sayısız önerge ve kanun teklifi sunduk. Fakat hala içeriği bizimle paylaşılmayan Kadın İstihdam Paketi ile kadınların talepleri yok sayılarak güvencesizliği artıran çalışma koşulları hazırlanıyor. Birçok kadın örgütünün bir araya gelerek oluşturduğu Kadın Emeği Platformu tarafından da pek çok mecrada dile getirildiği gibi, kadınların istihdama katılımını artıracağı iddia edilen "esnek çalışma" modellerinin kadınların mağduriyetini artıracağını biliyoruz. Pek çok başka ülkede bu model uygulamaya geçirildi ve neoliberal politikaların bir sonucu olarak kadınlar eşit ücret ve sosyal güvence haklarından daha da fazla oranda mahrum kaldılar. Bu noktada hükümetin yapmak istediği şeyin, kadınları özgürleştirici olmadığını, aksine kadınları daha çok aile yaşamına hapsederek güvencesiz çalışmaya mecbur bırakmak olduğunu görmek ve deşifre etmek gerekiyor.
Yasalarda kadına şiddete zemin sunan pürüzler, boşluklar nelerdir? Yasalara rağmen neden pratikte sonuç alınmıyor?
Kadına yönelik şiddet, her şeyden önce evrensel bir sorundur. Yaşam hakkı ihlalinin ötesinde, haysiyet ve onura yönelik bir sorundur. Böyle olduğu için de her zaman için evrensel düzeyde hukuksal düzenlemeler gerektiren bir hak arayış mantığı ile alakalı olmuştur. Bu nedenle hükümetlerin bu konuya yaklaşımı oldukça önemlidir.
Türkiye açısından kadına yönelik şiddet ile ilgili düzenlemeler gerek eksik ele alınmaları gerekse de temel sorunu görmezden gelmeleri nedeniyle her zaman yetersiz kalmıştır.
İstatistikler ve bu istatistiklerdeki gözardı edilemeyecek artış, kadına yönelik şiddetin ve katliamların yasal düzenlemelere rağmen halen tehlikeli boyutlarda olduğunu açıkça göstermektedir. Yasal düzenlemelerin şiddeti önlemede tek başına rol oynaması asla beklenemez. Yasal düzenlemeler kolluktan başlayarak savcı, hakim ve mülki amirlerin yerine getireceği sorumlulukla ancak etkili bir sonuç doğurabilir. Neticede yasal düzenlemeler çoğu zaman uygulayıcıların keyfiyetine kurban gitmekte, hakimlerin doğru tedbiri alması, mülki amirlerin de bu tedbirler doğrultusunda hareket etmesi elbette büyük önem arz etmektedir.
2012 yılı Ocak Ayı’nda düzenlenen Çukurova Kitap Fuarı'nda Adana Emniyet Müdürlüğü de stand açmış ve standda fuara katılan halka, kadınların aile içi şiddet karşısında alması gereken önlemler ile ilgili kitapçık dağıtılmıştır. Emniyet Müdürlüğü’nün kitapçığında, kadın ve çocukların, öfkeli koca ya da babayı görünce kaçmaları, yardıma koşmaları için komşularıyla aralarında parola belirlemeleri önerilmiştir. Yine bazı belediyelerin kadınlara yönelik hazırladıkları kitapçık, eğitim seminerleri gibi çalışmalarında kadını ikincil konuma düşüren söylemlere yer verdikleri de basına sık sık yansımaktadır. Bu söylemlerden birinde uzun evliliğin sırrının “kadının kocasına karşı saygılı olması” kriteri olduğu dile getirilmiştir. Kadını ikincil konumda gösteren her türlü söylem bizce kadın cinayetlerini de toplum nazarında haklı zemine taşımayı hedeflemektedir.
Kadına yönelik aile içi şiddetin ana nedeni ve temel sorunu öncelikle zihniyet meselesinde yatmaktadır. Bu zihniyet, kadınları bağımsız bireyler olarak görmeyen, kadınların erkeklerin vesayeti altında yaşaması gerektiğini öngören ve kadınların erkeklere tabi olmasını doğal karşılayan ataerkil zihniyetin ürünüdür.
* Kadına yönelik şiddet mecliste yeterince gündeme geldi mi? Bu konuda milletvekillerinin tutumu nasıldı? BDP olarak bu yılı nasıl karşılıyorsunuz?
Az önce de belirttiğim gibi biz kadına yönelik her türlü şiddetin salt yasal düzenlemeler ile önlenebileceği fikrini sakat bir yaklaşım olarak görmekteyiz. Zira mevcut yasal düzenlemelerin kadına karşı şiddeti önlemediği de bu fikrimizi desteklemektedir. Asıl sorun zihniyet meselesidir, binlerce yıldır kadın üzerinde tahakküm kurmuş erkek egemen zihniyetin ortaya kendince ürünler koyması sorunudur. Meclis bünyesinde toplumsal uzlaşının zeminini oluşturma amacıyla kurulan “anayasa uzlaşma komisyonu”na kadın vekil veren tek parti; BDP’dir. Bu yaklaşım, insanların zihinlerinde yer alan ve yasaları oluşturma ve yönetme gücünün erkeğe ait olduğuna dair oluşturulan görüşlerin anayasa masasına tezahürü niteliğindedir.
Elbette bunlara ek olarak, temel insan haklarının özgürlük ve eşitlik ilkeleri kapsamında ele alınan kadın hakları bizim için demokratik anayasanın ayrıca düzenlenmesi gereken bölümlerinden birini oluşturuyor. Toplumsal cinsiyet eşitliğinin gerçek anlamda sağlanabilmesi için, devletin her türlü ayrımcılık ve kadına karşı şiddetle mücadele edeceğinin anayasal güvencesinin olması gerektiğini söylüyoruz. Yasal düzenlemelerle de birtakım önlemler alınabiliyorsa da, kadın haklarının bağlayıcı temel metin olan anayasada açık bir şekilde yer almasını öngörüyoruz. Burada, “Temel Hak ve Özgürlükler”başlığında kadın haklarıyla ilgili olarak müstakil madde öneren tek partinin BDP olduğunu belirtmeyi de önemli buluyorum. Kaldı ki bu konuda yapılan öneri ve yürütülen tartışmaların geldiği nokta oldukça önemlidir. Son durumda üzerinde uzlaşılan madde şu şekildedir: “Kadınların seçimle gelinen görev ve mevkilerin yanı sıra mesleki konumlara ve sosyal sorumluluklara erkeklerle eşit şekilde erişebilmeleri sağlanır.”
Son olarak şunu belirtmenin önemli olduğunu düşünüyorum; kadına karşı şiddete son vermek, ancak ortak bir mücadele zemininde cesur ve kararlı bir duruş göstererek mümkün olacaktır. Kadınların kendi öz güçlerine dayanarak ortak mücadele alanlarını genişletmesi çok önemlidir. Bu vesileyle önümüzdeki 25 Kasım’da da alanlara çıkarak bir kez daha sesimizi yükselteceğimizi belirterek, özgürlük mücadelesi yürüten tüm kadınları selamlıyorum. Yarın: Avrupa Kadın Hareketi’nden Zelal Amed ve Deniz Ömürcan’ın değerlendirmeleri olacak...
HABER MERKEZİ