Almanya’dan yola çıkan yeni bir hareket var: Devrimci Mülteci Hareketi. Mülteci mücadeleleriyle ilgilenenlerin yakından tanıdığı Türkiyeli devrimci Turgay Ulu, çalışmanın başını çekiyor.

Devrimci Mülteci Hareketi, değişik mülteci mücadelelerinden besleniyor ama daha çok Berlin’deki meşhur “Oranienplatz Direnişi”nin ardılı olduğu söylenebilir. Oranienplatz’da mülteciler, devletle yoğun bir mücadele içine girmiş; bu süreçte devletin yaklaşımını da net olarak gözler önüne sermişlerdi. 

Devrimci Mülteci Hareketi Sözcüsü Turgay Ulu, mülteci sorunu denilince “savaş karşıtı mücadele”nin de akla gelmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Çünkü mültecileşmenin tek nedeni olmasa da en önemli nedeni, savaşlardır. Mülteci hareketi olarak bizim de gündemimizin birinci sırası, savaş karşıtlığıdır.”

Devrimci hareketlerin mülteci meselesine yaklaşımını gözden geçirmesi gerektiğini de vurgulayan Ulu, kendi deneyimlerini örgütlerken Rojava Devrimi’nden çok etkilendiklerini söylüyor: “Bizce çözüm, burada bir alternatif oluşturmak. Sokakta, bağımsız alanlarda örgütlenebiliriz. O yüzden bizce Rojava önemli bir deneyim ve Rojava’yla ilgili eylemlere sürekli katılıyoruz. Örgütlenmenin daraldığı, bu kadar baskının olduğu, insanların alternatifsiz kılındığı bir dünyada, bir yerlerde bir şeyler yapılıyor. İnsanlar, kendi iradeleriyle özgürce yaşayabileceklerini örnekleriyle gösteriyor.”


Öncelikle, Devrimci Mülteci Hareketi nedir, kimdir?

Devrimci Mülteci Hareketi, eylemlerine 2012’de başlayan bir hareket. Başta 11 kişilik küçük bir gruptu. Bu 11 kişi, Avrupa’ya ulaşmadan önce de bulundukları ülkelerde antikapitalist, antiemperyalist mücadele veren, Türkiye, İran, Afganistan ve Sudan’dan gelen insanlardı. Böyle başladı ve bu 3 yılda galiba Almanya’da en kesintisiz eylem yapan, sokaklarda en uzun süre kalan, mültecilerin en fazla söz sahibi olduğu mülteci hareketi ortaya çıktı.


Sizi harekete geçiren ne oldu?

Almanya’da mültecilerin kaldığı kamplar, hapishane gibidir. İzolasyon özelliği taşıyor. Daha çok şehir dışına kurulmuştur. Bu kamplarda insanların, toplumla bağ kurma olanağı kalmıyor.

Mülteciler, geldikleri ülkelerde diktatörlüklerden işkence ve baskı gördükleri için zaten bir travma yaşıyor. Bu kamplarda bu nedenle zaten, çok fazla intihar girişimi oluyor. Fakat 2012’ye kadar bu intiharlar, medya ve toplum tarafından görülmüyordu. 2012’de, Bayern Eyaleti’nde bulunan Würzburg’ta, İranlı bir mülteci olan Muhammad Rahsepar için sınırdışı kararı verildi. Rahsepar, intihar ederek yaşamına son verdi. Bu olay, birikmiş tepkiyi reflekse dönüştürdü. Bir çadırda açlık grevi başladı.

Würzburg’taki açlık grevi ardından biz mülteciler, birbirimizle iletişim kurmaya başladık. Sonra bir kamp yaptık. Erfurt’ta “İzolasyonu Parçala” adıyla yaptığımız kampta, lokal eylemlerin başarılı olmadığını, Almanya genelinde daha sistematik bir örgütlülük oluşturmamız gerektiğini tartıştık. Orada, başkente, Berlin’e yürüme fikri ortaya çıktı. Biraz da tarihi örnek aldık. Biliyorsunuz, başkenti hedef alan isyanlar, genelde başarılı olur.


Sizi farklı kılan bir yan da, mülteci sorununu “sınıfsal bir sorun” olarak tarif etmeniz. Neden bu tarif?

Buraya gelenlerin çoğu, ülkesindeki savaştan dolayı geliyor. Belki ekonomik sebeple gelenler de var ama bunlar mültecilerin çok küçük bir kısmını oluşturuyor. Ayrıca buraya gelen çoğu insan, yoksul ülkelerden geliyor. Fakat kimse aradığını burada da bulamıyor. Bunun yanında sistem, “Mülteciler gelip hayat alanlarını daraltıyor” argümanını geliştiriyor. Oysa doğru olan bu değil. Gelen mülteciler, saati bir Euro’ya kadar düşen ücretlerle çalıştırılıyor. Tersine, mülteciler üzerinden para kazanılıyor. 

Mesela biz, yaptığımız eylemlere ayrıca “mülteci grevi” de dedik. Çoğu mülteci yoksul. Savaşlarda da zaten yoksullar cepheye sürülüyor. Kaybolanlar, ölenler ve mülteci olanlar; hepsi yoksul. Bu nedenle, “Bu sorun sınıfsal bir sorundur” diyoruz.


Avrupa solunun gündeminde, yıllar boyunca, mesela 68 Kuşağı’nda hep “savaş karşıtı mücadele” olmuş. Bugün de aynı gündem yaygınlaşıyor ama daha çok sadece mülteci sorunu yaklaşımı var. Nasıl bakmak gerekiyor soruna?

Mülteci sorunu ve savaş karşıtı mücadele, birbiriyle bağlantılı. Biz yaptığımız atölyelerde hep, savaşı hedef tahtasına koyuyoruz. Haksız savaşları ve sömürgeciliği... Mesela “Sömürgecilik” başlığıyla atölyeler düzenledik; sömürge ülkelerden gelen mülteciler sunumlar yaptı. Çad’dan, Sudan’dan, Afganistan’dan, Kürdistan’dan ve başka sömürge ülkelerden gelen mülteciler, ülkelerinde sömürgeciliğin nasıl işlediğini, kaynakların nasıl ele geçirildiğini ve silah ticaretini anlattı.

Mülteci meselesi dediğin anda, aklına savaş karşıtı mücadele gelmeli. Çünkü mültecileşmenin tek nedeni olmasa da en önemli nedeni, savaşlardır. Mülteci hareketi olarak bizim de gündemimizin birinci sırası, savaş karşıtlığıdır.

Avrupa’da insanlar, savaşı çok yakından hissetmiyorlar. Çünkü savaş Irak’ta, savaş Suriye’de, savaş Kürdistan’da oluyor. İnsanlar orada ölüyor. Buradaki insanlar savaşı okusa bile, atmosferi, travmayı, hastalıkları, katliamları hissedemiyor. O yüzden de Avrupa’da çok ciddi bir savaş karşıtı hareket yok.


Peki mülteci sorununun bu denli büyümesi, ülkelerin politikasını etkiliyor mu?

Tabii. Geçenlerde bir bildirimizde de yazmıştık: Avrupa uzun süre Berlin Duvarı’nı tartıştı. Yıllar boyunca... Sadece bir tane duvardı. Şimdi Avrupa’nın hemen hemen her ülkesinde duvar var. Macaristan sınırında mı dersin, Yunanistan-Türkiye sınırında mı; her yerde. İtalya-Libya arasında 750 kilometrelik bir duvardan bahsediliyor. Tel örgüler çekiliyor.


Neden?

Avrupa Birliği ülkeleri, mülteciliği oluşturan sebeplere odaklanacağına mültecilerle uğraşıyor, en az nasıl etkileneceğini düşünüyor. Biz de tam bu noktada sıkıştırmak istiyoruz. Eğer mültecileri istemiyorsan, silah ticaretini neden durdurmuyorsun? Madem mültecileri istemiyorsun, DAİŞ‘in kafa kestiği bıçaklar, neden senin ülkenden gidiyor?

Avrupa, sonuçlarla ilgilendiriyor, o da sınırlarına dayanınca. Ama mültecileri yaratan, savaşlar ve çatışmalardır. Etnik savaşları körüklüyorlar, terörist örgütleri destekliyorlar ya da destekleyen devletlere yaptırım uygulamıyorlar. Mesela Türk devleti... Merkel açıklama yapıyor, Türk devletine teşekkür ediyor, “Uzun yıllar boyunca çok mülteci aldılar. Şimdi onlarla görüşeceğiz ve yardımcı olacağız” diyor. Peki Suriye’de 7 milyon insan neden göç etti? Türk devletini göçe neden olan savaşı desteklemesi, körüklemesi dolayısıyla neden eleştirmiyorlar? Yarım ağızla işi geçiştirmeye çalışıyorlar.

Avrupa devletleri, emperyalistler savaş istiyor; buna sürekli ihtiyaç duyuyorlar. Ama mülteciyi de kabul etmiyorlar. Suriye’de, Irak’ta, Afganistan’da, Afrika’nın çeşitli yerlerinde saavaşlar yapılırken, Avrupa’da da mültecilere karşı savaşılıyor. Bu savaşın öncü kurumu, Frontex. (Avrupa Sınır Koruma Örgütü) Irkçı saldırılar da durmuyor. Her gün bir mülteci kampı ateşe veriliyor. Mültecilere saldırılıyor, ırkçılık yapılıyor. Makedonya’da, Macaristan’da polis, sınırı geçen insanlara biber gazı ve coplarla saldırdı. Bu da bir savaş. Avrupa’nın mültecilerle savaşı.


Şimdi Schengen Anlaşması’nı da askıya almaya, sınırları kapatmaya başlıyorlar...

Evet, İtalya, Yunanistan ve Türkiye’ye de sınırlarını kapatmasını söylüyorlar. “Ekonomik olarak yardım edelim, sınırlarını kapatsınlar” diyorlar. Aslında yükü taşımak istemiyorlar.

İtalya, “Eğer ortaksak, buyrun tartışalım” diyor. Topraklarında bir ekonomik kriz olduğunu, yalnız başına yükü kaldıramayacağını söylüyor. Yunanistan da öyle. Fakat yasalar öyle ayarlanmış ki, ekonomisi zayıf ülkeler ön cepheye sürülmüş adeta. Dublin Anlaşması, “Parmak izin ilk nerede alınmışsa oraya gideceksin” diyor. Parmak izi daha çok Yunanistan, İtalya, Bulgaristan ve Macaristan’dan alınıyor. Bu ülkelerin ekonomisi zaten batık durumda. Yunanistan’ın ekonomisini batıran bizzat Almanya. Şimdi yükü onların üstüne atmak istiyorlar. Bu aslında çok büyük ve derin bir kriz.


Bir yandan da mülteci karşıtı ırkçı bir dalga yayılıyor. Özellikle Macaristan Başbakanı’nın “Avrupa Hristiyan dokusu bozuluyor” gibi sözleri tartışılıyor. Bazı ırkçı saldırılar da var. Bu furya hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bence birden ortaya çıkmış değil. Avrupa’da ekonomik krizler yükseldikçe, örneğin Yunanistan, İtalya ve İspanya’da devrimci hareketler güçlenmeye başladı. Fakat Almanya deneyimli bir devlet. İki alternatif vardı: Bu krizde ya devrimci hareket ya da ırkçı hareket gelişecekti. Ortaya çıkan durum, birini güçlendirecekti. Almanya’da medya, parlamento ve rejim, ırkçı hareketlerin önünü açtı, toplumun tepkisini bu kanala yöneltti.

Bugün parlamentoda, “Almanya İçin Alternatif Partisi” (AfD) var. Kuruluşunda akademisyenler yer aldı. Yine PEGİDA... Biz PEGİDA’nın yansıtıldığı gibi halkın içinden, kendiliğinden ortaya çıktığını düşünmüyoruz. Direkt rejimin açtığı alanda oluşan bir örgüttü.

Tabii bu ırkçılığın altyapısı da var, tarihsel arkaplanı var.


Mülteci sorunu beraberinde bir ahlak, etik sorunu da açığa çıkardı sanki...

Aslında insanlığın değerlerinin nasıl harcandığını, çarçur edildiğini bu manzaraya bakarak anlayabiliyorsun. Libya’da batan tekneden kurtulan bir kişinin anlatımı var ki, çok çarpıcı. Diyor ki, “Bizim boğulmamak için yukarı çıkıp hava almamız için bile para alıyorlardı.” Yani hava için bile para ödemek gerekiyor!

İnsanlar ölüyor, ölülerinden bile para kazanıyorlar. İşte Türkiye’de mülteciler, tecavüze uğruyor, fuhuşa zorlanıyor. Birçok yerde, küçük yaşta köle gibi yaşlı insanlara satılıyorlar. Çok düşük ücretlere çalıştırılıyorlar. Her gün ırkçı saldırılar oluyor. Çalışma hakkı, seyahat hakkı engelleniyor. Sokakta yaşıyorlar. 

Peki nasıl çözülecek bunlar?

Sistemin bir çözüm iradesi yok. Tam tersine saldırıları ve engellemeleri var. Bu nedenle bizce, antikapitalist, antifaşist hareketlerin bu meseleye önemle eğilmesi lazım. Kendi çözümümüzü yaratmak zorundayız. Biz onu denedik mesela. “Kardeşim, senin verdiğin alışveriş kuponlarını reddediyoruz, mülteci kamplarını reddediyoruz, çadırlarda kolektif yaşayacağız” dedik. Böyle bir alternatif denedik. Devletten hiçbir destek almadan, toplumdan destek alarak yaptık. Farklı diller ve kültürlere sahip insanlar, bir araya, komünal ve devletsiz yaşadı. Bence buradan alternatif bir hayat biçimi yaratmamız ve dayanışma kültürünü tabandan geliştirmemiz gerekiyor. Devletten bir şey gelmez.

Rojava bizim için çok önemli. Çünkü orada halk, kendi kendini yönetiyor. Şimdi öz yönetim ilan edilen yerlerde de öyle. Biz de aslında burada onun gibi bir şey denedik. “Devlet, biz senin hiçbir şeyini istemiyoruz” dedik. Sokaklarda, çadırlarda yaşadık. İnsanlar daha mutluydu. Kendilerini özgür hissediyorlardı. İradeleri vardı. Kamptayken kuponla gidip istedikleri şeyi alamıyorlar. Devlet, “Sen burada benim verdiğim şeyle yaşıyorsun, o zaman şu prototipe göre olacaksın” diyordu. Direnişte yer alan dört yüz beş yüz kişi, aslında özgürleşti. Toplumla bağ kurduk. Fotoğraf çektik, müzik yaptık, alternatif mutfak kurduk. Kendimiz yaptık, ihtiyaca göre dağıttık.

Devlet, insanların devlet dışı bir alternatife yöneldiğini görünce rahatsız oldu. Yaptığımız, alternatif bir ekonominin, hayatın örülebildiğini gösteriyordu. Bunu dağıtmak için sömürgeci yöntemleri kullandılar. İşbirliği için bazılarımıza para sundualr. Saldırdılar. Bizi, “siyasi mülteci”, “ekonomik mülteci” gibi ayırıp, birbirimizden izole etmeye çalıştılar.

Bizce çözüm, burada bir alternatif oluşturmak. Sokakta, bağımsız alanlarda örgütlenebiliriz. O yüzden bizce Rojava önemli bir deneyim ve Rojava’yla ilgili eylemlere sürekli katılıyoruz. Örgütlenmenin daraldığı, bu kadar baskının olduğu, insanların alternatifsiz kılındığı bir dünyada, bir yerlerde bir şeyler yapılıyor. İnsanlar, kendi iradeleriyle özgürce yaşayabileceklerini örnekleriyle gösteriyor.


FEHMİ KATAR/BERLİN