Geçtiğimiz hafta sonu uzun bir görüşme maratonu sonrasında Tsipras yönetimindeki Syriza ile Troyka, yeni bir 'kurtarma paketi' üzerinde anlaştı. İktidara geldiğinde kemer sıkma politikalarını gerileteceğini vaat eden Syriza yönetimi, maalesef bu vaadini yerine getiremedi. Ancak süreç henüz sonlanmış değil. Anlaşmanın Yunan Parlamentosu'ndan geçirilmesi için verilen 3 günlük süre, 15 Temmuz Çarşamba günü dolmuş olacak. 


Anlaşmaya nasıl gelindi?

Buraya nasıl geldiğimizi kısaca özetlersek, Haziran ayının sonunda yoğunlaşan görüşmelerde dört kritik aşama vardı. Bunlardan ilki 22 Haziran'da Syriza'nın özelleştirmeler ve emek piyasası reformu gibi kemer sıkma önlemlerini içeren ancak şirketler kesiminin vergilendirilmesini de barındıran bir teklif sunmasıyla başladı. Bu teklif, Syriza'nın kendi programı açısından oldukça büyük geri adımlar içeriyordu ancak Troyka öneriyi reddetti. Syriza'nın önerisinin reddedilmesiyle birlikte Avrupa Birliği Merkez Bankası, Yunanistan'a sağladığı Acil Likidite Yardımı'nı dondurdu.

Süreçteki ikinci aşama, Troyka'nın karşı önerisi ile gerçekleşti. Bu öneri paketinde özellikle emekli ve memur maaşlarının düşürülmesi ve gelir artırıcı vergilendirme yerine harcama azaltıcı kamu kesintileri yer aldı. Syriza yönetimi bunun üzerine Troyka'nın önerdiği bu taslağı referanduma götürme kararı aldı. Görüşmelerin tıkandığı aşamada gelen bu karar, her ne kadar önceden planlanan bir stratejinin parçası olmasa da, doğru karardı.

Üçüncü aşama, Avrupa Birliği Merkez Bankası Yunanistan'a sağladığı Acil Likidite Yardımı'nı dondurmasına karşılık Yunan tarafının banka tatili ilan etmesi ve sermaye kontrolleri önlemleri almasıyla gerçekleşti. Referandum öncesindeki bir hafta boyunca bankalar kapalı kaldı. Bu arada son dakika görüşmeleri sonuçsuz çıkınca Yunanistan, IMF'ye olan borcunu ödeyemeyerek 30 Haziran itibariyle temerrüde düştü. 5 Temmuz'da gerçekleştirilen referandum sonrasında kuvvetli bir "hayır" oyuyla elini güçlendiren Syriza'nın stratejisinin belli bir orada da olsa borç silme garantisi karşılığında kemer sıkma paketinin onaylanması şeklinde olacağı bekleniyordu. Ancak sonuç, bu beklentinin çok gerisinde kaldı.

Sürecin son aşaması, geçtiğimiz hafta sonunda gerçekleşti. 13 Temmuz itibariyle sonuçlanan uzun görüşme maratonu neticesinde varılan nokta, Yunan tarafı açısından önceki iki anlaşma taslağından da kötü oldu. Son anlaşma, emekliler ve memur maaşları, vergi düzenlemeleri, kamu istihdamının ve harcamalarının azaltılması gibi önlemleri içeriyor ve bunlar önceki iki taslaktan daha sert düzeyde. Ancak son anlaşmanın dikkat çekici yanı 50 milyar Euro'luk bir özelleştirme fonunun oluşturulacak olması. Kurulacak "özelleştirme idaresi" benzeri bir mekanizma ile borç geri ödemeleri doğrudan tahsil edilecek. 


AB'nin kurumsal sınırları

İleride gerçekleşmesi, anlaşma şartlarının yerine getirilmesi koşuluna bağlanan borç yeniden yapılanması uğruna da olsa, Yunan tarafını bu anlaşmayı imzalamaya zorlayan günümüz Avrupa ekonomik yapısı üzerinde durmakta fayda var. 

Bilindiği gibi 2008 küresel ekonomik krizinin Avrupa'yı etkisi altına almaya başlamasıyla beraber AB ülkeleri ve özellikle de Euro Birliği ülkeleri arasındaki eşitsizlikler daha da derinleşti. Avrupa'daki mevcut ekonomik yapı, Almanya'nın uyguladığı yeni merkantilist politikalar çerçevesinde belirleniyor. Buna göre Almanya'da 1990'lı ve özellikle 2000'li yıllara gerçekleştirilen emek piyasasının esnekleştirilmesi yönündeki reformlar sayesinde reel ücretler donduruldu. Avrupa içindeki eşitsizlikler emek üretkenliğindeki farklılıklarla, bu ise farklı ülkelerdeki sermaye gruplarının teknolojik düzeylerinin farklılığıyla ve bu ülkelerde sermaye birikiminin geldiği düzeyle ilişkilidir. Emek üretkenliğindeki farklılıklar ülkelerin ihracat kapasitelerine, bu ise dış ticaretin açık ya da fazla vermesine bağlıdır. 

Günümüzde ekonomik yapı bakımından Güney Avrupa ülkeleri, düşük emek verimliliğine ve düşük ihracat kapasitesine sahip olan, bunun sonucunda dış ticaret açığının giderek artması ve bu açığı kapatmak için alınan borçlarla daha da derinleşen ekonomik sorunlarla yüz yüzedir. Buna karşılık başta Almanya olmak üzere Kuzey Avrupa ülkeleri arasında emek verimliği yüksek, dış ticaret fazlası veren ve net borç verici nitelikte olan ülkeler yer alıyor. Bu eşitsiz yapı üzerine yükselen parasal birlik ise, ekonomik sorunların çözümünden çok bu sorunların derinleşmesine neden oluyor. 

AB'deki kurumsal ve bürokratik yapı, genel olarak sermayenin çıkarları doğrultusunda, özel olarak da Alman sermayesinin ihtiyaçlarına göre dizayn edilmiş durumda. Özellikle Avrupa Birliği Merkez Bankası'nın bağımsız yapısı, üye ülkelerde karşılaşılan sorunlarda parasal genişlemeye gidilmesi yolunu tıkar nitelikte. Paranın devalüasyon ve enflasyon yoluyla değersizleştirilemediği ortamda, geriye ücretlerin düşürülmesinden başka seçenek kalmıyor. Dolayısıyla AB'nin kurumsal yapısı, kemer sıkma programının uygulanmasına göre dizayn edilmiş durumda. Bu anlamda Yunanistan'ın itirazı, mevcut AB yapısına da itiraz anlamına geliyor.

İşte 2008-9 krizi sonrası gündeme gelen kemer sıkma politikaları, parasal birliğin içinde kalarak mevcut sorunların çözümünde geriye sadece emeğin değersizleştirilmesi seçeneğinin kalmasının bir sonucu olarak gündeme geldi. Örneğin Almanya, 1990'ların ortalarından itibaren reel ücretlerin neredeyse artmadığı ve krize rağmen ihracat eliyle sürekli dış ticaret fazlası veren bir yeni-merkantilist birikim rejimi uyguluyor. Alman sermayesinin kendi ülkesindeki emekçiler üzerindeki baskısı, 2008-9 krizi sonrasında, krize giren Güney Avrupa ülkelerindeki emekçilerin de baskı altına alınması yönünde genişledi. Alman sermayesi, krizi fırsat bilerek Güneyli emekçileri disipline etmek istedi. Dolayısıyla yaşanan sorunun temelinde Almanya'nın izlediği emek karşıtı ekonomik program ve bunun sonuçları var.


Sonuç

2008-9 küresel ekonomik krizi sonrasında neoliberal yaklaşım tarafından krizden çıkış reçetesi olarak görülen kemer sıkma politikaları, dünyanın pek çok bölgesinde uygulanıyor. Avrupa belki de bunların arasında en sert olanı. Hafta başında Yunanistan'ın ciddi tavizler vermeye zorlanmasında, Syriza yönetiminin müzakereler sırasında Euro'dan çıkış kartını hiçbir zaman gündeme getirmemesi gibi stratejik hatalar yanında, Almanya'nın izlediği neo-merkantilist çizgiye uygun olarak dizayn edilmiş parasal birlik kurumlarının ve bunun getirdiği sınırlılıkların olduğunu görmeliyiz. Ancak Syriza liderliğinin bu yalpalayan tutumunu, 2008-9 krizi sonrası krizin maliyetinin emekçilerin sırtına yüklenmesine karşı dünya genelinde yükselen sosyal hareketler dalgası içinde değerlendirmemiz gerekir. Bu açıdan bakıldığında Syriza'nın iktidarı, bu kabaran sosyal hareketlilik içinde önemli bir tepe noktası olmakla birlikte, sürecin sonu anlamına gelmeyecektir. Gerek Yunanistan'da, gerekse Avrupa'da sürecin gidişatını kuşkusuz emekçilerin mücadelesi belirleyecek. 


SEZAİ TEMELLİ / HDP İstanbul Milletvekili