Son 50 yılda Amed’in kimliğinde mücadeleye dayalı çok önemli değişiklikler olmuştur. Türk devleti Şeyh Sait ve arkadaşlarının idam edilmesinden sonra Amed üzerinde özel savaş politikası yürütmüştür. Amed’i idari bir merkez olarak devletin kendini kökleştirip toplumsal yapıya nüfuz etme yeri olarak ele almıştır. Yine sadece eğitim alanında değil, kültür-sanat alanında da Türkçe teşvik edilmiştir. Amed, devletle bütünleşmiş bir şehir haline getirilerek bütün Kürdistan bu temelde düşürülmek ve soykırıma uğratılmak amaçlanmıştır. Kürdistan kalbinden vurulup buradan soykırıma uğratılması planlanmıştır. Bu açıdan Türk devletinin 1970’li yıllara kadar Kürdistan’da, özel olarak da Amed’te uyguladığı politikanın kapsamlı incelenmesi gerekmektedir. 


Amed’de Kürt siyasallaşması

1960’lı yıllar dünyada sömürge ve yeni sömürge halkların ayağa kalktığı ve bir bir özgürleştiği yıllardır. Türkiye’de de solun ve demokrasi güçlerinin mücadeleyi yükselttiği yıllardır. Her ne kadar KDP, Türk devletiyle Bakurê Kurdistan’da mücadelenin engellenmesi konusunda anlaşmış olsalar da, dünya ve Türkiye’de esen özgürlük ve demokrasi rüzgarları belli düzeyde Kürt gençlerini de etkilemiştir. Türkiye İşçi Partisi’nin Türkiye’de yükselişi Kürdistan’a da yansımıştır. Yine Dr. Şivan’ın Bakurê Kürdistan’da özgürlük mücadelesini geliştirme çabaları vardır. Zaten bu nedenle Türk devletiyle işbirliği sonucu Dr. Şivan ve Çeko KDP tarafından tutuklanıp işkence altında katledilmiştir. İşte bu ortamda çok radikal olmasa da 12 Mart askeri darbesi sonrası DDKO davalarının Amed’te yapılması, Amed’in siyasal yapısına etkide bulunmuştur. 1973 yılında İbrahim Kaypakkaya Amed’te, direndiği için işkence ile katledilmiştir. 1960’lı yılların sonu ve 1970’li yılların başında Amed başta olmak üzere Kürdistan’da bir Kürt siyasallaşması ortaya çıkmıştır. Ancak hem KDP’nin etkisi hem de sınıfsal karakteri nedeniyle dünya genelindeki ve Türkiye’deki eğilimle uyumlu olmayan biçimde reformist nitelikte kalmıştır. 


Türkeş’in kovulması...

Kürdistan’daki bu siyasallaşmada reformizmin ağır etkisi olsa da Türkiye’deki devrimci eğilimler Kürdistan’ı da etkileyecek düzeydedir. Türkiye’de solun yükselişi ortamında ırkçı şovenist parti olan MHP’ye karşı da devrimcilerin ve demokrasi güçlerinin tutumu ortaya çıkmıştır. 12 Mart askeri faşist darbesi sonrası Kürdistan’da da yeni siyasal gruplaşmalar ortaya çıkmıştır. Önder Apo da 1973 Newrozu’nda Çubuk Barajı’nda altı arkadaşıyla toplanarak “Kürdistan sömürgedir” tezi üzerinden siyasal bir gruplaşmaya adım atmıştır. İşte Türkiye ve Kürdistan’daki bu siyasallaşma ortamında MHP lideri Türkeş’in Amed’e gidip miting yapma girişimi olmuştur. Türkiye’de solun yükselişe geçtiği, ırkçı faşist MHP’ye karşı bir tutumun olduğu ortamda ırkçı faşist ve Kürt düşmanı MHP’ye karşı Kürdistan’daki siyasallaşmanın bir patlaması gündeme gelmiştir. Amed halkı siyasal görüşü ne olursa olsun bir bütün olarak ayağa kalkarak Türkeş’i Amed’e sokmamıştır. Türkeş Amed’te miting yapamamıştır. Bu tutum da Amed’teki siyasallaşmada önemli bir etkide bulunmuştur. Amed’in MHP lideri Alparslan Türkeş’e karşı bu tutumu, tüm Kürdistan’da Kürt düşmanı MHP’ye karşı bir tutum ortaya çıkardığı gibi, Kürdistan’da sol eğilimlerin güçlenmesine de bir zemin yaratmıştır. 


Reformizme karşı devrimci duruş

Özellikle 1975 yılından sonra Apocu grubun Kürdistan’da yükselişi başlar. 1978’le birlikte sömürgeciliğin yerli işbirlikçisi feodal çeteler ve Kürdistan’a girmek isteyen faşistlere karşı mücadele, Apocu hareketin Kürdistan’da hızla gelişmesini sağlar. 1979-80 yıllarında Kürdistan’da sömürgeciliğin baskı, zulüm ve işkenceyi arttırmasına karşı Apocu grubun işkenceci polis ve askeri güçlere karşı eylemi Amed’te de sömürgeci güçlerin etkisini zayıflatır. Kürdistan genelinde sömürgeciliğin etkisinin giderek kırılması ve bunun Amed’e kadar uzanması, soykırımcı, sömürgeci, işgalci güçleri ciddi biçimde sarsmıştır. Türkiye’de gelişen devrimci mücadele de artık egemenlerin yönetemediği bir siyasi durum ortaya çıkarmıştır. 1978’de PKK’nin Amed’te kurulması da Amed’teki reformist milliyetçi eğilimlere karşı ulusal demokratik devrimci duruşun geliştirilmesi ve Amed’in ulusal demokratik devrimci merkez haline getirilmesinde tarihi bir adımı ifade etmektedir. 

Türk devleti özellikle Kürt halkının uyanmasına tahammül edemediğinden Kürt halkının özgürlük mücadelesini erkenden bastırmak için harekete geçmiştir. Maraş Katliamı’yla birlikte sıkıyönetim ilanları, giderek tüm Kürdistan’a yayılmıştır. 1979’da Kürdistan’da PKK öncülüğünde gelişen mücadele karşısında Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanlarıyla birlikte Mardin tarafından helikopterle Ankara’ya giderken Urfa üzerinden geçtiklerinde kendilerine verilen bilgiler üzerine darbe yapmaya karar verir. 


Cunta Kürdistan’ı hedef aldı

Askeri faşist darbe, Kürdistan’da özellikle PKK’nin mücadelesinin geliştiği alanları hedefler. Böyle bir hareketin düşünceleri tehlikeli görülür ve kökü kazınmak istenir. Kuşkusuz her zaman olduğu gibi 12 Eylül faşizmi Amed’i de hedefler. Amed’teki siyasi uyanışı tümden ezip kenti pasifizasyon ve teslimiyetin merkezi haline getirmek ister. Amed halkı üzerinde asker ve polis saldırısıyla yıldırma politikası izlenirken, “5 Nolu Zindan”a doldurulan tutsaklar şahsında Kürt halkının iradesi kırılmak ve PKK’yi zindanın betonlarına gömmek hedeflenmiştir. Bu temel amaçlara ulaşmak için de Amed seçilmiştir. Amed’teki bir zindanda tutsaklar teslim alınır, ihanet içine sürüklenirse bu durum, en başta da Amed’i etkileyecektir. Amed Zindanı, teslimiyetin ve ihanetin gerçekleştiği bir yer haline getirilirse, bu durum üzerinden Amed şehrinin de iradesi kırılacak, direnemez bir hale gelecekti. Amed Zindanı’na böyle bir rol verilmiştir. Bu nedenle PKK’nin önder kadroları burada toplanmış, işkence ve zorla burası Kürt siyasetinin bitirildiği bir yer haline getirilmek istenmiştir. Bu nedenle sadece Kürdistan ve Türkiye’de değil, dünyada bilinen işkence ve zulümler görülmüştür. 


Teslimiyetin değil direnişin Amed’i

PKK önder kadroları Türk devletinin bu uğursuz amaçlarını derinden hissettiğinden, buradaki teslimiyetin de, direnişin de sonuçlarının çok kapsamlı olacağını gördüklerinden, Amed Zindanı‘nda düşman amaçlarının tersine sonuçlar ortaya çıkarılmasının iradesi ve kararlılığını göstermişlerdir. Öyle ki 5 Nolu Zindan’da en ağır işkenceler yaşanırken, başka bir cezaevine gönderilme gibi bir haber çıktığında, bu durumdan büyük bir kaygı duymuşlardır. Çünkü onlar 12 Eylül faşizminin, soykırımcı sömürgeciliğin Amed’i teslimiyet ve ihanet yeri haline getirme amacına karşı Amed’i direnişin kaynaklandığı ve direnişin yayıldığı bir yer haline getirmek istemektedir. Tüm ağır işkencelere rağmen Amed’te yargılanmak istemelerinin nedeni budur. İşte tarihi sorumluluk buna denir, tarihi karar buna denir. Çünkü Amed’te ağır işkenceler altında direnmenin sonuçları büyük olacaktır. Amed’te mahkemelerde PKK ve Kürdistan özgürlük devrimini savunmanın sonuçları büyük olacaktır. Bu nedenle büyük saldırıya, büyük zulme büyük cevap verilmek istenmiştir. Böylece başta Amed olmak üzere tüm Kürdistan’a direnişçi ruh üflenmek istenmiştir. 


Şeyh Sait’ten 14 Temmuz’a...

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’yle zindandaki uğursuz amaçlı saldırıların yenilgiye uğratılması, PKK ve Kürdistan tarihi için bir dönüm noktası olmuştur. Bu direniş, Amed’in kimliğini, tarihini ve siyasi karakterini şekillendiren en önemli süreç olmuştur. Amed’in tarihi açısından bir dönüm noktası olmuştur. 12 Eylül faşizmi dışarıda ve zindanda yürüttüğü baskıyla Amed’i pasifizasyon kaynağı haline getirmek isterken Amed, direnişin kaynağı haline gelmiştir. Amed, büyük zindan direnişinin onurunu yaşamıştır. 

Türk devleti, Şeyh Sait ve arkadaşlarını Dağkapı’da asarak Amed’te pasifizasyon yaratıp yeni bir Amed toplumsal yapısı ve kişiliği yaratıp bununla tüm Kürdistan’ı bitirmek isterken, 14 Temmuz şahsında zindan direnişçiliği soykırımcı sömürgeciliğin bu politikasına büyük darbe vurmuştur. Aksine Amed artık soykırımcı sömürgeciliğe karşı direnişin merkezi olacaktır. Amed’e Alparslan Türkeş’i sokmayanların ortaya koyduğu duruş sömürgecilik tarafından ezilmek istenmişse de, 14 Temmuz direnişçiliğiyle Amed’te ortaya konulan bu tutum yeni düzeye çıkarılmıştır. 


Serhildandan kimlik...

14 Temmuz’un Kürdistan devrimi için ortaya çıkardığı kazanımlar çok büyüktür ve kapsamlı biçimde değerlendirilebilir. 15 Ağustos gerilla hamlesinin zeminini doğurmuş ve bu hamle büyük moral değeri olan sonuçlar yaratmıştır. Bu yönüyle 12 Eylül faşizm saldırıları karşısında Önder Apo’nun büyük çabalarına çok önemli katkılarda bulunmuştur. 

Amed zindan direnişiyle 12 Eylül, ideolojik olarak ağır bir yenilgiye uğratılmıştır. Soykırımcı sömürgeciliğin Kürdistan’daki ideolojik dayanakları bitirilmiştir. Zindan direnişçiliğinin vurduğu darbeyle artık soykırımcı sömürgeciliği eskisi gibi Kürdistan’da inşa etmek ve sürdürmek mümkün değildir. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nden birkaç yıl sonra Amed’in dağlarına gerillanın oturtulması ve gerilla direnişinin önemli bir merkezi haline getirilmesi de Amed’in 14 Temmuz’la oluşmuş ruhunu daha da derinleştirmiştir. 

Amed’in kimliği ve karakterindeki bir aşama da Vedat Aydın’ın katledilmesi ve buna karşı Amed halkının serhildana kalkmasıdır. Onlarca insanın ölümüyle sonuçlanan bu ayağa kalkış, Amed’in kimliğine yeni direnişçi değerler katmış, bu değerlerin toplumsallaştırılmasına önemli etkide bulunmuştur. 


Mart 2006 serhildanı

Amed, Önder Apo’nun esaretinden sonra da 14 Temmuz direniş ruhuyla şekillenen karakterini göstermiştir. Kuşkusuz 15 Ağustos gerilla hamlesi, 1990’lı yılların serhildanları da Amed’in direnişçi karakterini güçlendirmiştir. 14 Temmuz ruhu ve direnişi kendini yeni direnişlerde içselleştirerek yeni boyutlara ulaştırmıştır. Ancak yine de Amed direnişçiliği ve ruhu derken her zaman 14 Temmuz direnişçiliğinin ruhunu ve tarzını görmek gerekir. 

Türk devleti, AKP iktidarı ile Kürtlerin direnişçi karakterini eriteceğini düşünmüştür. Tayyip Erdoğan’ın AKP’nin hükümet olmasından sonra “Düşünmezseniz Kürt sorunu da olmaz” demesi, nasıl bir rol üstlendiklerini de göstermektedir. Bu zihniyetle Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı psikolojik savaş yoğunlaştırılmıştır. Kürtsüz bir demokrasi söylemi ortaya atılmıştır. İşte böyle bir özel savaş ortamında Amed, tarihi bir serhildan gerçekleştirmiştir. 2006 Newrozu’nda Amed kırsalında 14 gerilla kimyasal silahla katledilince halk, şehitlerine sahip çıkmıştır. Kahramanlık haftasında halk kahramanca ayağa kalkarak asker ve polisi mahallelere sokmamıştır. Amed gençlerin öncülüğünde halkın denetimine girmiştir. 


Yeni ‘inşacı’ kimlik

Zindan direnişinin gerçekleştiği Amed, 2006 serhildanıyla yeni bir kimlik kazanmıştır. Sömürgeci egemenlik altında şekillenmiş bazı toplumsal kesimler ve siyasal çevreler tarafından dayatılan teslimiyetçi reformist milliyetçi eğilim, bu serhildanla büyük bir darbe yemiştir. Amed’in siyasal karakteri 14 Temmuz ruhuyla kendine yakışan radikal bir tutumla tüm Kürdistan toplumunun mücadele düzeyine yeni bir boyut kazandırmıştır. 2006 serhildanı, 1990’lı yıllarda tüm Kürdistan’a yayılan serhildanlara yeni bir nitelik kazandırmıştır. Soykırımcı sömürgeciliğin mahalle ve şehirlerden sökülüp Amed’in kendi kendini yönetebileceği ortaya konmuştur. Böylece Önder Apo’nun 2005 Newrozu’nda ilan ettiği Demokratik Konfederalizmin toplumsal dayanağının güçlü olduğu ortaya çıkmıştır. Eğer örgütlü hale getirilirse halkın özyönetiminin gerçekleşebileceği görülmüştür.  Bu serhildanla birlikte soykırımcı sömürgeciliğin yalnız asker ve polis zoruyla varlığını sürdürdüğü tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmiştir. 


6-7-8 Ekim Kobanê serhildanı

Kuşkusuz Rojava Devrimi ve Şengal direnişi de Bakurê Kurdistan halkımızın özgürlük ve demokrasi özlemi ve iradesine önemli değerler katmıştır. Kobanê Direnişi tüm Kürdistan halkının mücadele iradesini güçlendirmiştir. Nitekim 6-7-8 Ekim Kobanê Direnişi’ni destekleme serhildanları, 2006 Amed serhildanının tüm ülkeye yayılması anlamına gelmiştir. 40’tan fazla şehidin verildiği 6-7-8 Ekim serhildanları, sadece Amed halkının değil, tüm Kürdistan halkının özgür ve demokratik yaşam iradesini ortaya koyması açısından tarihi değerde olmuştur. Halkımızın yaşamını ortaya koyarak ayağa kalkması, sadece halkımızı yeniden yaratan değerler ortaya çıkarmamış, Kobanê Direnişi’nin zaferinde de büyük rol oynamıştır.

Halkımızın bu büyük ayağa kalkışı ve direnişi, çözüm politikası olmayan Türk devletinde yeni bir kararlaşma ortaya çıkarmıştır. Nasıl ki 12 Eylül 1980 öncesi halkımızın özgürlük mücadelesinin geliştirilmesi askeri darbeye yol açmışsa, 1990’lı yıllardaki serhildanlara kirli savaşla karşılık verilmişse, 2014 yılında özgürlük mücadelemizin geldiği düzeye de topyekun savaşla karşılık verme durumu ortaya konulmuştur. Önder Apo bu savaş kararına karşı Dolmabahçe Mutabakatı ve 7 Haziran seçimleriyle karşılık vererek özgürlük mücadelesinin direnme meşruiyetini ve iradesini güçlendirmiştir. 7 Haziran seçim sonuçları da 14 Temmuz direnişinin toplumsal düzeyde tüm Kürdistan ve Türkiye’de geldiği düzeyin ortaya konulması olmuştur. Soykırımcı sömürgecilere karşılarında nasıl bir halk bulacakları gösterilmiştir. Kuşkusuz 7 Haziran, demokratik siyasal yollardan bir irade ortaya koymaydı ama bunun Kürt halkını ezerek soykırıma uğratma politikasına verilmiş bir karşılık olduğu açıktır. 


Esat Oktay’dan Tayyip’e

Bu kararlı iradeye rağmen AKP iktidarı, kurduğu tüm faşist ittifaklarla halkımızın on yıllarca verdiği özgürlük mücadelesiyle ortaya çıkardığı birikimi ezmeye yönelmiştir. 24 Temmuz topyekun saldırısı bunu ortaya koymuştur. 12 Eylül askeri faşizminin ve 1990’lı yıllardaki kirli savaşın daha kapsamlılaştırılmış hali uygulamaya konulmuştur. Tayyip Erdoğan’ın her gün “ezeceğiz, bu iyi günleri, daha büyük acılar çektireceğiz” demesi, bu dönemin siyasal karakterini ortaya koymaktadır. Bugün Tayyip Erdoğan’ın söylemleriyle Amed Zindanı’ndaki işkenceci şef Esat Oktay’ın söyledikleri aynıdır. Esat Oktay her gün “Bugünler iyi günlerinizdir, daha ne gördünüz” diyerek özgürlük iradesini kırma ve teslim alma politikasını izlemiş ve bunun uygulamalarını yapmıştır. Bu politikaya 14 Temmuz kahramanlığıyla, fedailiğiyle cevap verilmiştir. 

Tayyip Erdoğan’ın Kürt’ü bitirme politikasına da halkımız fedai direnişiyle cevap vermiştir. Sur ve Cizre bu fedailiğe örnektir. Cizre ve Sur’da tam da 14 Temmuz ruhu direnişçiliği ortaya konulmuştur. Sur ve Cizre direnişleri, 14 Temmuz direnişinin ortaya çıkardığı Kürdistan devriminin tarzının pratikleştirilmesidir. Zorun zoru koşullarda direnip başarmanın tarzı Çiyager ve Mehmet Tunç şahsında gösterilmiştir; Asya Yüksel, Pakize Nayır, Nucan Malatya duruşuyla gösterilmiştir. 


Direnişimiz de, şehadetimiz de...

Sur direnişinin büyük ve kahraman komutanı, 14 Temmuz direnişçiliğinin ne olduğunu, 14 Temmuz direnişçiliğinin nasıl olması gerektiğini direnişiyle pratikleştirmiştir. “Direnişimiz de, şehadetimiz de muhteşem olacak” diyerek 14 Temmuz ruhunu ve tarzını 14 Temmuz direnişinin gerçekleştiği Amed’te tüm dünyaya göstermiştir. Sur direnişi tüm boyutlarıyla, yaşanmışlığıyla 14 Temmuz’un zorun zoru koşullarda gerçekleştirilmesinin tarihi örneği olmuştur. İnançların, iradelerin ve çıplak yüreklerin soykırımcı, sömürgeci militarizme nasıl meydan okuduğu görülmüştür. Bu meydan okuma, Kemal, Hayri, Akif ve Ali’nin 12 Eylül faşizmine meydan okumasının daha büyük boyutlara taşınmasıdır. Gerçekten de Sur’da tarihi bir meydan okuma gerçekleşmiştir. 70 yiğit insan binlerce asker ve polise ve kullanılan her türlü tekniğe karşı kahramanca direnmiştir. Bu 70 korkusuz yiğit yürek, binlerce asker ve polisin korkulu rüyası olmuştur. Binlerce asker ve polisin psikolojisini bozmuştur. Her renkten bereli Sur’a sokulmuştur. Sualtı Deniz Komandoları bile... Kürt yiğitliği ve 14 Temmuz ruhu karşısında binlerce asker ve polis daha ilk günlerde yenilmiştir. 70 büyük kahraman aylarca sürdürdükleri direnişle kazandıkları zaferin tarihini yazmışlardır.


Sur direnişi kazandı

14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu direnişinde somutlaşan zindan direnişçiliği daha büyük bir kahramanlıkla daha zor koşullarda yürütülmüş, zorun zoru koşullarda direnip başarmanın tarzı yeni bir düzeye çıkarılmıştır. 14 Temmuz ruhu ve direnişçiliğinin en yüksek düzeyde temsili yapılmıştır. Bu açıdan Çîyager ve Nucan komutasında gerçekleşen bu direnişle birlikte Kürt yiğitliği de yeni bir düzeye çıkarılmıştır. 14 Temmuz ruhu ve direniş tarzı böyle pratikleştirildiğinde Kürt gençliğini, kadınını ve halkını artık yenilgiye uğratmak mümkün değildir. Bu büyük direnişçiler Kürt gençliğine, kadınına ve halkına yenilmezlik şerbetini içirmiştir. 

14 Temmuz direnişçiliğinin yıldönümünün yaşanacağı bu günlerde Sur direnişini daha iyi anlamak ve bu direnişte 14 Temmuz direnişinin nasıl yeni ve daha üst düzeyde somutlaştığını görmek gerekmektedir. Nasıl ki 14 Temmuz Amed’in direnişçi ruhu ve karakterini yeniden şekillendirdiyse, Sur direnişi de Amed halkının yeni direniş ruhu ve karakteri olarak Amed halkını yeniden oluşturmuştur. Türk devletinin özel savaş ve psikolojik savaşı, onun işbirlikçileri ve bazı iradesi kırılmışlar tarafından Sur direnişinin doğru anlaşılmasını engellemek için çok büyük çaba gösterilse de, bu tarihi büyük direniş gizlenemeyecek, her gün Amed halkının ruhunu yeniden yoğuracak, bu halkı Sur direnişinin halkı haline getirecektir. Sur direnişi ruhuyla yenilmezlik şerbetini içen Amed halkı, Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesine bundan sonra da öncülük yapacak, Kürdistan özgürleşene kadar bu rolünü oynayacaktır. 


14 Temmuz 1982’de ne olmuştu?

12 Eylül 1980’de darbe yaparak Türk devletinin yönetimini devralan cuntacılar, devrimcileri yok etme saldırısını en vahşi yöntemlerle sürdürülüyor. İşkencelerin en fazla sembolleşen mekanı ise, Diyarbakır 5 Nolu Cezaevi’ydi.

5 Nolu Zindanı’nda PKK’li tutsaklar, Esat Oktay Yıldıran öncülüğünde kurulan zulüm düzenine boyun eğmemiş, direnişi seçmişti. Türk devleti, sövüyor, dövüyor, işkence ediyor, dışkı yediriyor, yakıyor, olmaz metotlarla devrimcilerin kişiliğini teslim almaya çalışıyordu. İnsaniyeti hiçe sayan bu zulüm düzeni karşısında çözülenler, güçten düşenler ve hatta kişiliğini yitirenler oldu; ama PKK’nin öncü kadroları, zindandan tutuşturdukları direniş ateşiyle, dışarıdaki halka dört duvar arasında dahi önderlik etmeyi başardı.

İşkence düzenine karşı ilk ateşi, 21 Mart 1982 gecesi, Mazlum Doğan yaktı. Ardından 18 Mayıs 1982’de isimleri tarihe “Dörtler” olarak yazılan Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner, kaldıkları hücrede kol kola girerek bedenlerini ateşe verdi. Direniş sürüyor, tutsakların isyan çağrısı halkta da yankı buluyordu. Hapishane yönetimi, baskıyı arttırarak PKK’li tutsakların direnişini kırabileceğini düşündü. Fakat mahkemelerde savunma yapılmasının dahi engellenmesi üzerine PKK’li tutsaklar, yeni bir direniş biçimine geçiş yaptı: Ölüm orucu. Mehmet Hayri Durmuş’un 14 Temmuz 1982 günü mahkemede başladığını duyurduğu ölüm orucu direnişinde Durmuş’la birlikte Kemal Pir, Ali Çiçek ve Akif Yılmaz şehit düştü.


ÇÎYAGER NUCAN