Geçen Salı günü, Öcalan’ın savunmasını yaptıkları için suçlanan avukatların duruşması vardı. Silivri Cezaevi kampusü içindeki bir duruşma salonunda yapılan bu celse de yine, yer darlığı nedeniyle avukatlar ayakta kaldı, izleyiciler salona alınmadılar. Yine, anadilde savunma, bu konuda hazırlanan yasanın çıkmasının beklenmesi ve tahliye talepleri reddedildi.
Yargılanan arkadaşlarımızın beyanda bulunmak için çağrıldıkları kürsüden başladıkları Kürtçe konuşma daha ilk cümlesinde Mahkeme başkanının sorduğu “savcılık beyanınız doğru mu?” sorusu ile kesildi. Verilen Kürtçe yanıtın anlamına hiç takılmayan başkan ikinci soruyu da sordu ardından “dosyadaki savcılık ve nüfus kaydı size mi ait?”. Bu kez cevap verilmesini bile beklemeden “teşekkür ederim, yerinize geçin” sözleri ile biten savunma sahnesi, bir sonraki arkadaşımızın kürsüye çağrılması ile yerini yeni bir gerçeğe bırakarak devam etti. Ve bu şekilde savunmaları tamamlanmış sayan mahkeme, değerlendirmeye bile gerek görmeksizin talepleri reddederek, duruşmayı 3 Ocak 2013 tarihine erteledi.
Suçlamaların hukuki dayanaktan yoksun olması nedeni ile haklarında tahliye kararı verilmesi beklenilen avukatların hiç biri tahliye edilmedi. Mahkeme sadece başkandan, başkan da sadece talimatlardan oluşuyordu yine. Bu yüzden bir kitabı atlayarak okur gibi, bir videoyu atlatarak izler gibi bu oyunun duruşma sahnesi de hızlandırılmış olarak geçip gidiverdi gözlerimizin önünden. Senaryoda öngörülenin dışındaki hiçbir diyalog itibar görmedi.
Mahkemenin, hükümetin yönlendirmeleri doğrultusunda hareket ettiği, hukuku, adalet beklentilerini hiçe saydığı, mahkeme heyetinin bu işe alet oldukları yönündeki eleştiriler duymazdan gelindi. Edilen Kürtçe sözlerin ne anlama geldiği sorgulanmadı. Üstelik bir de mahkeme başkanından “teşekkür” aldı bu gidişat…
Duruşma sonrası avukatıyla, izleyicisiyle herkesin yüzünde bir kırık hal vardı dikkat çeken.
Bir hayal kırıklığıydı yaşanan. Ancak bu dava değildi hayal kırıklığının nedeni. Mahkeme beklenen tavrı göstermişti nihayetinde. Hak, hukuk, yasa hiçe sayılmış, siyasi iktidar iradesinin bir parçası olarak hareket etmişti pişkinlikte tavan yaparak. Bu bir sürpriz değildi elbet. Mesele avukatların esaretinin devamı da değildi.
Mesele; hukuksuzluğun inkar edilemez boyut ve açıklıkla ortada olduğu bu gün, bu hukuksuzluklara karşı başlatılmış olan açlık grevleri karşısındaki duyarsızlığın olası sonuçlarıydı aslında. Her geçen anın, gerçekleşecek bir ölümün acısına, bu acıyla dönülemez açmazlara sürüklenmeye karşı sessiz bir isyandı. Yanlıştan bir yerde dönme, insanca barış içinde yaşama umuduna gösterilen kayıtsızlığa, umutların hiçe sayılmasına karşı isyankar bir hayal kırıklığı. Uluslararası ticari ilişkilerde kredi notunu yükseltmekle övünen başbakan’ın ölümleri durdurmak için çabasız kalmasına bir itiraz.
Savaşın doğal sonucu ölümün soğukluğuydu herkesi üşüten. Derken, kapıda pankart açarak, açlık grevlerinin taleplerine ses verilmesini isteyen, altı çocuğuyla bir ailenin isyanı ve kararlılığı ısıttı ruhları. Ve ölümün soğuğu, mücadelenin sıcaklığını ve umudu temsil eden çocukların gözlerinde eridi, gitti çaresizce.