Sessiz ve mağrur duruşuyla eski çağların tüm tapınaklarını, yorgun bedeninde taşıyordu sanki. Ona sürekli okurken rastlıyorum. Bazen dışarıya çıkıp yağmuru seyrediyor. Yağmurun toprakla buluşmasındaki o ilk kokuyu gözlerini kapayarak ciğerine taşıyor. Geceleri gökyüzünde yıldız arıyor. Bulamayınca, hüzünleniyor. Sonra, günün haberlerine göz atıp tekrar yatağına uzanıyor ve okumaya devam ediyor. 1984 yılından beri Avrupa’da yaşayan süresiz-dönüşümsüz açlık grevcisi Erol Polat, Avrupa’yı iliklerine kadar çözmüş biri... O artık Avrupa politikaları üzerinde bir uzman. Söylenen her sözün, atılan her adımın ve uygulanan her politikanın görünen yüzüyle değil arka planıyla ilgileniyor. O’na yine volta atarken rastlıyorum. Derin bir Avrupa sohbetinden sonra onu buraya getiren izleri takip etmeye başlıyorum.
Polat, 1971’de henüz çocukken Dêrsim’i terk etmiş. ‘’Birçok kez köyüme, Kürdistan’a izinci olarak gittim’’ diyen Polat, bu gidişlerin sıradan bir tatil olduğunu söylüyor.
1990’lı yıllarla birlikte ise Kürt sorununa karşı ilgisi artmış ve bu konuda kendisini sorumlu hissetmeye başlayınca, Kürt Özgürlük Mücadelesi saflarında yer almaya karar vermiş. Bu karar onun için tarihi bir dönüm noktası olmuş. Enver Polat, devamla ‘’Kürtlerin özgürlük sorunu var ve ciddi anlamda bir mücadele veriliyordu. Ya bunu dışarıda seyredecektim ya da içinde yer alarak hem kendimi özgürleştirecektim hem de halkımın özgürlüğüne emek verecektim’’ diyor. Almanya’da verdiği bu karar O’nu, ülkesine da daha fazla yaklaştırmaya başlamış ve özlem duymasını ateşlendirmiş. Sevdalısı olduğu ülkesine artık tatile değil, bir özgürlük emekçisi olarak gittiğinde bütün algıları da tümüyle değişmişti.
Polat algı değişimini şu ifadelerle özetliyor: ‘’İnsanın o toprakları, insanları, dağları, kuşları kendisine ait hissetmesi ve tüm bunlara karşı sorumlu davranması müthiş bir duygu fırtınası yaratıyor. Her şeyi yeniden sevmeye, her şeye yeniden sarılmaya başlıyorsun. Üstelik bu ülke birçok medeniyete ev sahipliği yapmış; halklar, inançlar ve kültürler deryası. Buraya ait olmak, burası için emek vermek ve mücadele etmek ancak bu kararlaşmayı yaşatır insana.’’ Bazen yorgun düşen bedenini duvara yaslayıp dinlenmek istiyor. Sonra kendisine yenik düşmemek için tüm gücünü toplayarak söze devam ediyor. Sayın Öcalan’ın içinde bulunduğu tecrit koşulları ile grevcilerin içinde bulunduğu şartları karşılaştırırken sözcüklerini itinayla seçiyor; ‘’O içeride tecrit edilmek istense de, özgür olduğunu söylüyor. Özgürlük, insanın içinde bulunduğu koşullardan ziyade kendi düşünce dünyasıyla ilgilidir. Başkanımızın özgür düşüncesinin izole edilmemesi için buradayız.’’
Açlığın bir güdü olduğunu belirten Polat, ‘’Bunu yenebiliriz. Aslında bunu tüm özgür insanlar kontrol altına alarak vahşileşen kapatalizmin önüne geçebilir. İrademizi sağlamlaştıran halktır. Buraya gelen her insan, O’nun verdiği güçle gelip bizlere sahip çıkıyor. Bu aslında dehşet verici bir düzenektir’’ şeklinde düşüncelerini açıklıyor.
Bir süre hayranlıkla O’nu seyrediyorum. Ardından Dr. Fahrettin Gülşen araya giriyor: ‘’Gel Erol bir tavla atalım.’’
Erol, ‘’Tamam pilav üzerinde kuru fasulye ısmarlarsan varım’’ şeklinde şaka yapıyor. Bu duyguyu yendiğine gerçekten inanıyor musun’’ şeklindeki soruma okkalı bir cevap veriyor Polat: ‘’Yemek bizi, insanlığı yemediği sürece evet. Bu duyguyu terbiye edebiliriz.’’ 
Yıllar önce Polat’a, 12 bin yıl önceye ait dünyanın en eski tapınağı Harran Ovası’nda ortaya çıktığını ve tapınakta aynı zamanda bir atölye de tespit edildiğini söylemiştim. Polat ise o tapınaktaki bir yazıtta ‘’Görmeye çalış ki, bütün kötülüklere rağmen insanlar güzelleşsin’’ şeklinde bir ifadenin olduğunu söylemişti.
Polat, şimdi eski bir tapınak yolcusu. Yolu bilmekle yolu yürümenin öğreticisi. Yaşamın tüm kıvrımlarında sıyrılıp özgürlük iradesine sarılarak yazılmamış modelleri geleceğe biriktiriyor içinde. Akşam, yine çöktü dışarıdaki avluya. 15 can, günün ziyaretçi yorgunluğunu yataklarına uzanarak atmaya çalışıyor. Sessizliğin hükmü bir sır gibi kendisini yarına taşıyacak. Cama vuran yağmur damlaları önce onu ayaklandırıyor yatağında. El yordamıyla terliklerini ayaklarına geçirerek dışarıdaki avlunun orta yerinde bekleyen sedir ağacına yöneliyor. Önce uçuşan gece kuşlarının kanat seslerine sarılıyor, sonra avuçlarını yağmur tanelerine uzatarak bir şarkı mırıldıyor. 




15 Şubat erken büyüttü

Avrupa’ya 2002’de ayak basmıştı. ‘’Evet önce üşüdüm ve hep üşüyorum. Alışamadım. Ama burada da insanlarım var. Sürgün, mülteci, acı ve isyan dolu. Onları sevdim ülkem kadar ve özlemlerine sarıldım sımsıkı’’ diyor.

Takvimler, 15 Şubat 1999’u gösteriyordu. İsyan, acı ve özlem bir kurşun gibi kuşanıp yüreklere saplanıyordu. 14’ündeydi henüz. Bir gelincik gibi kendisini güneşin kollarına bırakıp dağlarına savrulmak istiyordu. Ailesiyle vedalaştı önce. Gülistan Hesen, ‘’Daha küçüksün dediler ama, 15 Şubat karanlığı beni çok erken büyüttü. Yaşıma aldırış etmeyen yüreğim içimde fırlayıp beni özlemini sürekli hissettiğim yoldaşlarıma götürdü. Yalnız acılar değil içimizdeki isyanlar da bizi erken büyütüyor’’ diyor.
Sonra isyan, akıl ve cesaretle donanıp dağların garantisini yaslanmış. İsyan cesaret ile el ele yürümediğinde hep tükenir, tüketir ve yok eder kendisini. İsyan, cesaretle harmanlanmadığında kendini yakan bir ateştir. İsyan neye yarar cesaret olmayınca. İsyan içeride yaşar, kendini sever, konuşur, büyütür. Cesaret onu alıp dünyaya taşır. Cesaretin duruşu vardır, önce yapar sonra düşünür. Büyüktür cesaret ve her zaman eylemdedir. Bu nedenle ona ‘Eylem’ demişler eylemlerin ortasında...
 ‘’Zorluklar, koşullara dayanma gücü, direnmek, inanç, kararlılık, anlamak ve duruş sahibi olmak hepsi ama hepsi iç içe gelişiyordu. Yaşadıkça bütünleşiyorsun, bölüşüyorsun ve kişilik sahibi olduğunu anlayıp neler değiştirebileceğini bilince çıkarıyorsun’’ diyen Hesen, dağlarla yoldaşlığını yaşamının en anlamlı ve değerli yıllar olduğunu belirtiyor. Cesareti ve isyanı inanmakla büyüten Hesen, şifrelerini sakınır gibi ‘’Bir şeyi yapmak için, onu çok sevmelisiniz. Bir şeyi sevmek için, ona delicesine inanmalısınız’’ diyerek kendisini alıp götüren sevdayı, yüreğine kazımış. Bilgenin ‘’Savaşan, kaybedebilir. Savaşmayan, çoktan kaybetmiştir’’ sözünün onu tepeden tırnağa kuşattığını hissediyorum. Hayatın her alanında, her koşul ve şartta savaşmak. Bir kez olsun ertelemeden ve ıskalamadan savaşmak... Zorbalığa, ezilmişliğe, ötekileştirilmeye, ezilmeye ve haksızlıklara karşı savaşmak. Savaştıkça anlamak, anladıkça değiştirmek ve değiştirdikçe mutlu olmak. ‘’Mutluyum, umutluyum ve insanları, insanlarımı delicesine seviyorum’’ diyor.
Genel toplumsal yaşamda kadın gücünün ortaya çıkmadığını ve çıkarılmasına izin verilmediğini belirten Hesen, ‘’Oralarda kadın kendi gücünün farkına varıyor. Neleri değiştirebileceğini yaşıyor. Tam bir eşitlik hükmünde kendisi olmaya başlıyor ve kendi farkına varıyor. Bu ancak yaşanır. Anlatılması çok güç’’ diyor.
‘’Hepimizin hayelleri vardır’’ diyen Hesen’in gözleri ışıldıyor ve şunları ifade ediyor: ‘’Yanımda toprağa bağdaş kuranlarımızın kimi, özgür bir ülkeyi boydan boya gezmek, köyünde çocukluğuyla karşılaşmak, bir ülkenin inşasında karşılıksız hizmet vermek ya da bir tiyatro grubu kurmak... Onların hayelleri bende inanç ve irade yarattı.’’
‘’Ya sizin hayaliniz’’ şeklindeki soruma bir gülümseme ile cevap veriyor: ‘’Önderimin özgür olması.’’
Avrupa soğuk, sokaktaki yüzler griye çalıyor. Yüreklerin asfalt rengine çaldığı bu kıtaya, 2002’de ayak basmıştı. ‘’Evet önce üşüdüm ve hep üşüyorum. Alışmadım. Alışmak ölümdü. Ama burada da insanlarım var. Sürgün, mülteci, acı ve isyan dolu. Gördüm ki aynı hasretin ve isyanın çocuklarıyız. Onları sevdim ülkem kadar ve özlemlerine sarıldım sımsıkı’’ diyor.
Kaç gün oldu açlığa yatalı, kaç saat, kaç dakika, kaç öğün. İsyan, bilinç, irade, cesaretle ölümüne bir sevdayı kuşanmak. Hangi güç, hangi umut onu bir diğer güne taşıyor.
Bir süre sessiz kalıyoruz. Boşa dönen teyibim, Hesen’in isyanını tarihe kaydediyor. İncelen boynunu avuçlarıyla destekleyerek başını dik tutmaya çalışıyor: ‘’Yaşamak, yemek yemek, nefes almak değildir. Martin Luther’in söylediği gibidir: Bir insanın uğruna öleceği bir şeyi yoksa, yaşamaya da hakkı yoktur. Biz ‘yaşamı uğrunda ölecek kadar seven’ bir insanlık haraketinin kuşağıyız.’’
Hesen’in duruşu aklıma İngiliz kadın hakları savunucusu ve devrimcisi Sylvia Pankhurst’un sözlerini getiriyor: ‘’Haksızlığa karşı öfkelenmek, en yüce ahlaktır.’  


ALİ ONGAN/STRASBOURG