Cevap vermesi zor sorular. Yaşamadan bilinmez ki. İki-üç gün enkaz altında kalan bir insan ne hisseder? Zaman nasıl geçer o enkazın altında? Canı ne kadar ve nasıl bir acıyla yanar acaba? Kurtarılırsa yaşar mı?
Sanırım pek çoğumuz aynı duyguları Van’da yaşanan depremden sonra da sorduk.
Van depremi, büyük medya tarafından iyiliksever yanımızın bir kez daha ön plana çıkarıldığı bir deprem oldu. Sosyal medyada örgütlenen yardım kampanyalarına, gönüllü kurtarma ekiplerine ve büyük TV kanallarının cafcaflı „para toplama“ şovlarına bakılırsa, depremzede VANlılar için epey bir yardım toplandı. Gerçi, Marmara depremi sonrası vatandaştan toplanan „deprem vergileri“ duble yol yapımına harcanmıştı, ama olsun. Kimse bu kargaşada onun hesabını sormak niyetinde değildi. Van depremi kurbanları için maddi yardım kuyruğuna giren pek çok büyük şirketin de vaadettikleri paraları vermedikleri ortaya çıktı ama, olsun. İyi niyet gösterisi de bir şeydir, deyip geçtik o hengamede...
İnsanlar Van Erciş’te ve çevre köylerde can derdindeyken, İstanbul’da ve Ankara’da bazı insanlar, kurum ve kuruluşlar „sosyal sorumluluk projesi“ geliştirmekle meşguldüler. „Evim evindir“ kampanyası buna bir örnek. „Onur Air’in Facebook sayfasını like et, her like eden için Van’a 0.50 kuruş bağışlayacağım“ kampanyası da bir diğeri. Birinci kampanya, kampanyayı yaratan gazeteciyi bir anda medyada parlatmaya yaradı zannımca. Çok geçmeden bir başka yüzünü öğrendik „Evim evindir“ kampanyasının. Yazlık veya kışlık evlerini depremzedelere açan „iyiliksever“ insanlar, evlerine buyur edecekleri mağdurdan iyi hal kağıdı istiyorlardı. Eğer depremzedenin polisteki kaydında bir gözaltı veya benzer durum varsa, o depremzede yardımdan yararlanamıyordu. Ne sorumlu bir davranış (!) Özellikle bölgede iyi hal kağıdı dendiğinde devletin „şefkatli kucağından“ nasibini almamış insan sayısı düşünüldüğünde... Onur Air havacılık şirketinin kampanyasıysa daha açık bir ikiyüzlülüğü içeriyordu. Şirketin Facebook sayfasının çok tıklanmasıyla -aklı sıra- sosyal medya değerini arttıracağını düşünen şirket, bu değerden „sözde“ bir miktarı da Van’a göndermeyi düşünmüştü. Diğer kampanyanın tersine, çok açık bir ikiyüzlülük içerdiği için hemen şirket aleyhinde sosyal medyada karalama kampanyası oldu ve proje çöktü.
Dikkatimi çeken bir başka şey, Van’a gönderilen yardım kolilerinin içine özenle yerleştirilen Türk bayrakları ve taşlar oldu. Ne demek istiyordu bu bayrak ve taşları o yardım kolilerine yerleştirenler? Öncelikle, „Vanlı (Kürt) bile olsanız, siz yine de Türksünüz... Bunu sakın unutmayın!“ demek istiyorlardı sanırım. Taş bahsi ise, „Taş atan çocuklar“ olarak da bilinen, Kürt gençlere bir nazireydi anlaşılan. Büyük Türk milliyetçisi ve TV programcısı Müge Anlı bu taşın altındaki duygu ve düşünceyi şöyle ifade ediyordu depremin hemen ertesinde: „Hadi bakalım, polislere taş atarken iyi... şimdi sizi yine o polisler kurtarıyor enkaz altından... etme bulma dünyası...“ Kendi çapında yarattığı televizyonculuk kariyerinde oldum olası „banal milliyetçilik“, „saldırganlık“ „apati“ ve „küçük burjuva ahlakçılığıyla“ dikkat çeken Müge Anlı’dan bu çıkış beklenirdi. Lakin, onun arkasında sürüklediği ve kendisi gibi düşünen çok geniş bir kitlenin varolduğunu görmek insan olana bir kez daha ağır geliyordu.
Ben şahsen bir komşumdan şu lafları işittim: „Bir koli giysi hazırladım Van’a yollamak için; ama hala düşünüyorum... Doğrusu, hiç içimden gelmiyor yollamak.“ Komşumu rahatsız eden duygunun altında, yardım edeceği deprem mağdurlarının Kürt olmasının yattığını öğrendim. Vicdanın milliyeti yoktur diye düşünürdüm... Varmış. Demek ki, eviniz barkınız yıkılsa, sokakta aç kalsanız, size yapılacak yardımda bile etnik kimlik rol oynuyordu bu ülkede. Müge Anlı gibi bir ırkçı televizyoncunun hala ATV gibi bir kanalda program yapmaya devam ediyor olmasının altında bu „gizli ırkçı„ desteğinin olduğunu o zaman anladım. Biz bir grup insan Müge Anlı gibilere „banal milliyetçi“ diye kızıyorduk belki; ama toplum o kadar ırkçıydı ki, aslında ötekileştirilen biz oluyorduk.
Son yıllarda Türkiye’de yaşanan pek çok şey insanı karamsarlığa itiyor. Deprem sırasında devlet görevlilerinin yöre halkına davranışı ve gazetecilerin bu durumu aktarış biçimi de insanda karamsarlık yaratıyordu. Bir kere, Van’da deprem olduktan sonra insanlara yapılan yardımlarda BDP’ye oy verenlerle vermeyenler arasında ayırım yapıldı. Bunu, bölgeden haber ve belge geçen BDP’lilerden ve sosyal hizmet gönüllülerinden öğrendik. BDP’li belediyelerin yardım dağıtmasına izin vermeyen bir devlet, valilik ve jandarma vardı Van’da. BDP’li belediyelerle ilgili olarak da şu söylem kurgulanıp yaygınlaştırıldı: „Onlar deprem yardımlarını depremzedelere değil, PKK’ye yolluyor.“ Müge Anlı izleyicisi olan kitle bu söyleme inanmaya dünden hazırdı. BDP’li Diyarbakır Belediyesi’nin yardım kuruluşu büyük medyada „terörist organizasyon“ olarak çerçevelendi. Halbuki, pek çok benzeri gibi, doğru düzgün yardım toplayıp depremzedelere ulaştırmaya çalışan bir belediye vardı ortada. Tek suçu, Kürtlerin partisi olan BDP’yi temsil etmesi ve AKP’ye oy vermeyen Kürtlerin oylarıyla seçilmiş olmasıydı anlaşılan. Referandumda, genel ve yerel seçimlerde AKP’ye oy vermeyen köyler deprem sonrası fırsat bu fırsat, devlet tarafından cezalandırıldı adeta... Bu köylere yardımlar geç ulaştı. Bazı köylerde 2. günün sonunda hala insanlar sokakta yatıyordu. Cüneyt Özdemir CNNTürk’teki programında çadır ulaşmayan köyleri haber yapınca, başbakandan azar işitti. Neymiş efendim, meğerse başbakan „Van’da çadırsız aile kalmadı“ demişmiş... Medyanın başbakanın her dediğini teyit etmesi esas tabii. Yanlış yapan anında uyarılıyor. Gerekirse azar, olmadı işinden ediliyor. Pek hayranı olmasam da, Cüneyt Özdemir’in başbakana canlı yayında verdiği cevabı beğendim açıkçası. Gazetecinin işi gerçekleri göstermek, insanları bilgilendirmek; başbakanların söylediklerini onaylamak veya hükümetin hoşuna gidecek şekilde aktarmak değil...
Van’daki devlet-belediye çatışması, sosyal medyadan (özellikle twitter’dan) izlediğim kadarıyla hükümetin bir süredir yürüttüğü „öç alma“ politikasının bir sonucuydu ve vatandaşa yarar sağlamaktan çok zarar verdi. Gerçekten bağımsız basının olduğu bir ülkede yaşıyor olsaydık, bunu bize doğru anlatan gazeteciler çıkacaktı. Ancak, ne yazık ki, iş Kürt meselesine gelince İslamcısından Kemalistine, tüm egemen medya zevatı ve bunların ileri gelenleri olan biteni „Türk milliyetçiliği“nin yeniden üretilmesi için bir fırsat bildi.
Benim şahit olduğum ve gazeteci milletinin vicdan ve bilinç eksikliğine bir kez daha hayret ettiğim bir başka olay, „Van’daki Vandallık faktörünü unuttuk“ söylemiydi. İsim vermeyeceğim, ama yıllardır büyük medya gruplarında şöyle ya da böyle çalışmış, şimdilerdeyse köşe yazarlığıyla iştigal eden bir kalemdi twitter’da bu söylemi yaygınlaştıran. Efendim neymiş, Van’a yollanan yardım kamyonları yağmalanıyormuş. Bu nedenle, „Van’da Van-dallık“ varmış... Irkçılık, ve faşizm, „öteki“ olarak görüleni (mevcut durumda Türk’ün ötekisi Kürt) işte tam da bu dilsel kurgu oyunlarıyla düşmanlaştırır ve onun yok edilmesini, cezalandırılmasını meşrulaştırır. Valilik tarafından koruma altına alınmayan BDP’li belediyelerin kamyonları bir grup fırsatçı tarafından yağmalanmıştı, evet. Hatta, devletten yardım alamayan ve travma sonrası şokun etkisindeki insanlar da kamyonlara saldırmış olabilirdi. Lakin, bunun vandallıkla (zevk için kamu malına zarar vermek) alakasını kurup, „Vanlılıkla“ özdeşleştirmek için, gerçekten hastalıklı bir ırkçılığa haiz olmak gerekirdi. Egemen medyamızın egemen kalemşörlerinin bu söylemsel detaylarla uğraşacak vakti yoktu elbet. Onlar önemli insanlar (!) Onlara gerekli olan şey, yazdıkları yazılarına atacakları fiyakalı başlıklar... Ha, bu başlık aynı zamanda „Vanlıların“ veya „Kürtlerin“ aşağılanmasına ilişkin bir bilgiyi yeniden üretiyormuş... Sorun değil. Hatta tercih bile edilir.
Van depremi bize bir yandan insan olduğumuzu yeniden hatırlattı; ama diğer yandan bu ülkede „makbul insan“ın kim olduğuna ilişkin bilginin beyinlerde yeniden üretilmesine de fırsat tanıdı. Kanımca, enkazın altında kalanlar kendisini „insan“dan önce „Türk“ olarak tanımlayanlar oldu. „Orada kimse var mı?“ sorusuna cevap verenlerden neredeyse „iyi hal kağıdı“ istenmiş olması bunun ispatıdır. Aynı, „Evim evindir“ kampanyasına başvuran mağdurlardan istendiği gibi. Kısacası, 7.2’lik depremde enkaz altında kalan bu kez vicdanımız oldu.