
"Savaşta bütün gecikmeler tehlikelidir."
John Dryden
Biz de kendi ülkemizde savaşı 30 yıldır birebir yaşadık, yaşıyoruz. Devlet, savaşın bitmesi için gerekli cesareti göstermiyor. Kan ve gözyaşı üzerine kurulmuş bir sürü hayat, her şeyden önce de insanlık yok olup gidiyor.
Tanıklıklardan oluşan bu yazıyı hazırlamaya iten sebeplerin en önemlisi; yaşamadan ölen, yaşatılmadan öldürülen çocuklardır. Elbetteki otuz küsur yılın bilançosunu çıkarmak benim açımdan mümkün değil; devlet eliyle öldürülen yüzlerce çocuktan bahsediliyor.
Çok değil, bir-iki yıl önce yüzlerce çocuk cezaevindeydi, binlerce çocuk yargılandı. Bugün hala cezaevlerinde çocuklar var ve orada da her türlü şiddete maruz kalıyorlar… Öldürerek bitiremedikleri çocukları zindanın kör kuyularında bitirmeye çalışıyorlar.
Onlar bütün Kürtleri bir görüyor
D.Ö: "22 Mart'ta biraraya gelerek Newroz'u kutlamak istedik. Polisler "dağılın" dedi ama biz dağılmadık. Bunun üzerine panzerlerle saldırdılar, aramıza girerek coplamaya ve gözaltına almaya başladılar. Yaklaşık 20 kişi gözaltına alındık. Aralarında gözaltına alınan 4 çocuktan biri de bendim. Kaçarken dayımların evine sığınmıştık; beni ve dayımın kızını orada aldılar. Bizi önce emniyete götürdüler, sonra Terörle Mücadele Şubesi'ne. Kimliğim yanımda olduğu için birkaç saat sonra bırakıldım ama kimliği olmayan çocuklar Pazartesi'ye kadar tutuldular. Yaşadıklarımı asla unutamam. Bir kadın polis copla bana vurdu. Polisler çok pis küfürler ediyorlardı bize. Daha çok Öcalan'a küfür ediyorlardı. Bana 'sen kızsın, ne işin var burada' diyor ve askerlerin bana tecavüz edeceği yönünde tehditte bulunuyorlardı.
Polisler bana 'siz bütün polisleri bir görüyorsunuz' dedi. Ben de 'siz de bütün Kürtleri bir görüyorsunuz; önünüze gelene baskı uyguluyorsunuz, sırf Kürt oldukları için' dedim. Sen söyle abla, Sakarya'da bir Kürt'ü öldürdüler, bir Kürt'ü linç ettiler, bunlar, Kürtlerin hepsini yok etmek istiyor.' Annem beni almaya geldiğinde 'neden ifademi Kürtçe veremiyorum' dedi. Bence çok haklı, biz Kürt'üz, neden anlamak istemiyorlar? Ben Eruhlu'yum. Zordan, baskıdan ötürü Siirt merkeze geldik. Bizim köyü her gün ateşe veriyorlardı 'gerillalara geliyor' diye. Çok iyi hatırlıyorum, askerler gece gelip dedemi götürüyorlardı. Birkaç gün sonra onu tarlada zincire bağlanmış, öldüresiye dövülmüş vaziyette buluyorduk. Evimizde Kürtçe kasetler olurdu, onları toplar, yakarlardı. Bir gün evimizi de yaktılar. Babam, ben üç-dört yaşındayken mayına bastı. Annem anlatıyordu; eve gelen askerler 'mayınları gerillalar döşemiş deyin ki size maaş bağlayalım' demiş. Annem de 'ben bilmiyorum, askerler de döşemiş olabilir' deyince küfür edip, dövdükten sonra gitmişler."
17 yaşında örgüt üyesi suçlaması
İmam Ali B.: "Oğlum 2008'in Ekim ayında gözaltına alındı, 17 yaşındaydı. Bana telefon açıp gözaltına alındığını söylediler, şaşırdım. Sivil polislerin götürdüğünü söylediler. Çevik kuvvete, asayiş şubesine, çocuk şubesine, terörle mücadeleye, hepsine sordum; 'hiç bilgimiz yok' dediler. Saat 24.00 oldu bize telefon açtılar, oğlumun çocuk şubesinde olduğunu söylediler. Gittim, orada görüştüm oğlumla. Gözaltına alındıktan 6 ay sonra mahkemeye çıkarıldı. Oğlumu "terör örgütü üyesi" olmakla suçluyorlar; şehit cenazelerine katılmış, basın açıklamalarına katılmış, bu da normaldir. Bize bir cenaze haberi geldiğinde bakıyoruz ki ya arkadaşımızdır, tanıdığımızdır ya da bir akrabamızdır. Dini vecibelerimizi yerine getirmeye gidiyoruz, ama bu suç sayılıyor."
Her şeyimizi aldılar elimizden…
S.C.: "2007 yılında 16 yaşındayken gözaltına alındım. Benimle birlikte yedi kişi daha vardı. Biz çocukları başka bir yere götürdüler. Polisler karşımıza Türk bayrağını getirip ve 'siz bu bayrağın altında yaşıyorsunuz' dediler, ayrıca dövdüler. Babam Batmanlı, annem ise Siirtli. Biz 12 kardeşiz, ben kardeşlerin en küçüğüyüm. Doğduğumuzdan bu yana anne ve babamızla Kürtçe konuşarak büyüdük.
PKK'ye yardım yataklık suçundan babamı tutukladılar. Daha sonra evimizi, arkasından da köyümüzü yaktılar; yani her şeyimizi aldılar elimizden. Adana'ya gittik. Oysa köydeyken durumumuz iyiydi. Dünyamızı kararttılar. Ben babamın görüşüne gider gelirdim, isterdim ki babam hep yanımda olsun. Bir camın arkasında telefonda konuşmak zor geliyordu. Babam hapisteyken saatlerce yol gidiyorduk, sabahın beşinde yola çıkıyorduk. Ben büyürken babamı fazla tanıyamadım, annem anlatırdı onu daha çok. Ben de sürekli ondan bana babamı anlatmasını isterdim. Babam cezaevinden çıktı, çıkınca çok sevindim ve çok mutlu oldum. Şu an çok hasta. Cezaevinde o kadar çok işkence gördü ki! Ben ilkokul üçüncü sınıfa kadar okuyabildim, çünkü okulda sürekli bize 'Türk'sünüz' diyorlardı. Ben de kabul etmedim, bıraktım. Oysa biz kardeşçe yaşamak istiyoruz, böyle şiddet olmasın."
Sadece bize bunlar yapılıyor
E.A.: "2009'un Mart ayında 15 yaşındayken gözaltına alındım. Dünya Kadınlar Günü'nü kutlamak için mitinge gitmiştik. Miting'den sonra dağılırken polis saldırdı. O sıra ben ve yengem birlikteydik. Polis geldi kimliklerimizi istedi ve isterken birini aradıklarını söyledi. Verdik kimliklerimizi. Yengemi bırakıp beni aldılar. Baktım herkesi toplamışlar. Ağabeyimi de orada gördüm.
Sadece Kürt çocuklarını tutukluyorlar. Bunlar bize neden yapılıyor? Neden Kürt çocuklarını öldürüyorlar? Her şeyden önce barış olmalı, barış olursa her şey çok güzel olur."
Ben size ajanlık yapmam
Mehmet Beşir E.: "Benim oğlum 21 Mart 2009 günü gözaltına alındı. Mahallede etkinlik vardı. Mahalleye geldiğinde polisler çocuğuma 'sen nereden geliyorsun?' demişler. O da 'okuldan geliyorum' demiş. O sırada ateş yakan çocuklar varmış, polis onlara saldırırken benim oğlumu da gözaltına alıyor. Newroz bizim bayramımız; ne var çocuklar ateş yakmışsa? Oğlum gözaltına alındığında henüz 17'sini doldurmamıştı. İşkence ediyorlar ve 'senin yanında başka çocuklar da gördük, onların adlarını bize söylersen, seni serbest bırakacağız' diyor. Oğlum da 'ben size ajanlık yapmam' diyor. Bunun üzerine köprücük kemiğini ve kolunu kırıyorlar.
Bu çocuklar barış istediği için tutuklanıyor. Bunlar çocuk, varsayalım ki taş attılar. Karşılığı bu mu olmalı? Türkiye'de demokrasi yok, insan hakları yok. Biz demokrasi istiyoruz, insan hakları istiyoruz, savaş olmasın. Bu savaş bitsin, ne gerilla ölsün, ne de asker. Erdoğan 'tek bayrak, tek dil, tek devlet' diyor. Allah bizi Kürt olarak dünyaya getirmiş, bu bizim suçumuz değil ki!"
E.A.: "18 Şubat 2009 yılında katıldığım bir basın açıklamasından sonra gözaltına alındım. Emniyet Müdürlüğü'ne götürdüler. Habire küfrediyorlardı; kız olduğum için daha başka küfürler ediyordu. Benim gibi birçok çocuk vardı. Savcılığa çıktıktan sonra tutuklandım. Çocuk koğuşu yoktu, yetişkinlerin koğuşuna gittim. İki ay cezaevinde kaldım. Siyasi ablalar çok ilgileniyordu benimle. Onlarla top oynuyorduk, kitap okuyorduk. Benim ailemde gerillada olan var, ben onlarla hiç tanışmadım, ben küçükken gitmişler."
Asker; döven söven kişi demek
F.E.: "Bak abla, burada gördüğün bütün çocukların babaları ya cezaevinde kalmış ya da hala cezaevinde. Biz babalarımızı hep cezaevi kapılarında gördük. Anadilimizi sanki suç işliyormuş gibi hep gizli konuştuk, biz annelerimizi hiç gülerken görmedik, onların gözleri hep yaşlı idi, biz sofradan hep aç kalktık, bizim hiç evimiz olmadı, her seferinde askerler gelip, bizi oradan oraya savurdu. Biz gerillayı severiz, çünkü asker denildiği zaman döven, söven kişiler aklımıza gelir…"
Burnumdan sürekli kan akıyordu
K.A.: 15 Şubat 2009 günü gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda 16 yaşındaydım, yeni dershaneden çıkmıştım. Kalabalık vardı; o yöne doğru gitmeye başladım. Birden polis arkamdan kovalamaya başladı. Korkudan ya da panikten kaçmaya başladım. Bir apartmana girdim, orada beni yakaladılar. Polislerden biri silahını kafama indirdi, en son hatırladığım yerde yediğim tekmeler. Suratıma ve karnıma gelen tekmeleri anımsıyorum. O binadan nasıl çıkarılmışım, nasıl arabaya bindirilmişim, karakola nasıl getirilmişim hiç hatırlamıyorum.
Kendime geldiğimde kafamdaki yarıktan ve burnumdan sürekli kan geliyordu. 5-6 saat bu halde bekletildim. Bir komiser geldi, nasihat adı altında bol küfür ederek, sırtımın ortasına potiniyle bir tekme indirdi. Daha sonra bir masaya oturttular, bir kağıt koydular önüme. Okumaya başladığım esnada kafam masaya değdi. Neyle vurduklarını anlamadım. Kağıt kan içinde kaldı. Polis bana dönüp, "okumadan imzala" dedi. "Okumadan imzalamam" dememle ağzıma yumruğu yemem bir oldu. Sandalye bir yana fırladı, ben bir yana. Ha bire önüme yeni kağıt koyuyorlardı imzalamam için. Yine imzalamayınca, bütün polisler üzerime çullandı, tekme, tokat giriştiler. Coplar havada uçuşuyordu. Her tarafım kan içindeydi, sadece seslerini duyabiliyordum hayal gibi. Tutuklandım, bir yıl üç ay cezaevinde kaldım."
Sizi de öldüreceğim, dağa da çıkacağım…
Alaaddin G.: "Oğlum 14 Temmuz 2008'de DTP'nin yaptığı basın açıklamasına katılmaktan dolayı gözaltına alındı. Pazarda çalışıyordu oğlum, okul masraflarını çıkarmak için. Çocuğu pazardan alıp götürüyorlar. Emniyet Müdürlüğü'nden daha içeri girmeden çocuğu arabadan fırlatıyorlar. Kendi aralarında top gibi bir o yana, bir bu yana tekme tokat dövüyorlar. Dayaktan bitap düşen oğlum dayanamıyor ve 'Ben şahsen sizi de öldüreceğim, dağa da çıkacağım' diyor. Oğlumu nezarete atıyorlar, arkasından da çevik kuvvet, terörle mücadele ekipleri dövüyor. Küçücük bir çocuğun demokratik hak talep etmesine, ağır suçlamalarla karşılık veriliyorsa, artık ben ne diyeyim?"
Oğlumun bağırsaklarını topladım
Fehime E.: "26 Mart 2006 tarihinde defnedilmek üzere bir gerilla cenazesi getirildi. Defin sırasında silah sesleri geldi. O sırada biri iki çocuğun askerler tarafından tarandığını ama birinin kaçtığını söylediler. Hemen o yöne doğru baktık. Orada bir çocuğun vurulup düştüğünü gördük. Askerler çocuğu sürüklemeye başladılar, uzun bir mesafeydi sürükledikleri yer. Bir grupla beraber o tarafa doğru gittik. Askerler çocuğun olduğu yere yaklaştırmıyordu. Biz yaşamını yitirdiğini düşünüyorduk. Askerler çocuğu fırlatıp gitti. Tam o sırada baktım ki, yerde yatan benim oğlum. Yanına koştuğum sırada karakol komutanı beni engelledi, sorular sormaya başladı. Onların elinden nasıl sıyrıldığımı hatırlamıyorum. Oğlumun yanına gidince bir de baktım ki; kurşun sırtından girmiş, karın bölgesinden çıkmış. Kurşunlarla karnı yarıldığı için tüm bağırsakları, organları dışarı fırlamış. Kendi elimle o bağırsakları topladım, başımdaki eşarpla bağladım. Yüzüne baktım, nabzına baktım 'yaşıyor mu, yaşamıyor mu?' diye. Yaşamadığını tahmin ettim, çünkü hiçbir belirti yoktu. O an ne yapacağımı şaşırdım. Bir arabaya koyup hastaneye kadar getirdik. Yirmi altı gün yoğun bakımda kaldı, iki ay on gün de normal serviste. Altı ay sonra bağırsak ve böbrekleri enfeksiyon kaptı. Ameliyat üstüne ameliyat yapıldı. Karaciğerin bir bölümü ve dalağın tümü alındı."
Eğer alırlarsa okula avukat olacağım
Mustafa Malçok: "03.11.2009 günü gözaltına alındım. Evimi bastılar. Biri ifade vermiş üzerime; tanıdığım biriydi. Polislerin elindeki bir kağıtta, yola barikat kurma, yolu izinsiz kapama, karayolunu trafiğe kapatma. Sadece bir ihbar ve kağıtta yazılanlardan ibaretti gözaltı nedenim. Yaşım 18'den küçük olmasına rağmen Terörle Mücadele Şubesine götürdüler. Kaldığım altı saat boyunca dövdüler beni. Sorguya aldılar, orada da dövdüler. Savcılıktan sonra tutuklandım, E tipi cezaevine girdim. Beni aldıkları koğuş yaşıtlarımın ve benden küçük çocukların bulunduğu bir koğuştu. Kimisini tanıyordum. İşte 2-5 ay kaldığım o ortamda daha çok birbirimize bağlandık. Lise üçüncü sınıfta okuyordum. Cezaevine girince ara vermek zorunda kaldım, eğer üniversiteye alırlarsa ve bir aksaklık çıkmazsa siyasi bilimler ya da avukatlığı seçeceğim.
Bir çocuğun mitinge gitmesi, yasa dışı eyleme katılması, panzere taş atmasından ne olacak ki diye düşünüyordum ilk başlarda ama yaşadıklarım bana bizden çok korktuklarını öğretti. Bizi potansiyel tehlike olarak görüyorlar. Bazılarımızı kurban seçip içeri atıyorlar ve bu dışarıdakilere gözdağı oluyor. 'Gözdağı' diye alınanlar dışarı çıktığında gördüğü baskıya karşı bilinçleniyor ve birer militan oluyor."
(Mustafa, bu röportajı yaptıktan bir yıl sonra, 15 Şubat 2011 tarihinde Abdullah Öcalan'ın Türkiye'ye getirilişinin yıldönümünü protesto etmek için Dicle Nehri'nin kenarında bedenini ateşe verdi.)
***
Klişeleşmiş bir sözdür "Savaşın en büyük mağdurları kadınlar ve çocuklardır" sözü. Çok da doğrudur.
Çehov, o ünlü sözünde, "Birinci perdede duvarda bir tüfek görürseniz, bilin ki oyunumun sonunda o tüfek patlayacaktır" der. Savaşın sonunda patlayan tüfekler ise en çok çocukları vurdu, ondan ötesi yok…
Bu çocuklar Kürt sorununun bir parçası, belki de sonucu. Bu çocukları taş attıkları, slogan attıkları gerekçesi ile tutuklayan devlet, yüzlerce çocuğu da öldürmekten geri kalmadı. Hatırlayanınız var mı? Bu çocuklar neden öldü? Büyük ihtimal ya bir basın açıklamasında ya bir mitingde, ya kapısının önünde, ya da arkadaşları ile sokakta oynarken…
Bu çocuklar savaşın bir parçası haline gelmişlerdi, onların ölümünü bunca yıl kanıksadık ve olağan gördük.
Erdoğan'ın 'çocuk da olsa, kadın da olsa vurun' talimatından sonra güvenlik güçlerinin öldürdüğü çocuklar…
Çocuk ölümlerine en önemli tepki 2004 yılında babası ile birlikte ölen Uğur Kaymaz ile görünür olmaya başladı, öncesi var ise de çok cılız. Hani bir gece yarısı 12 yaşında, 13 kurşunla delik deşik edilen o küçücük çocuk…
Tabii Uğur'un ölümü, devletin yıllardır yaptığı gibi, kendi eliyle öldürdüğü insanlar için 'münferit bir olay' demesine rağmen unutulmadı. Hepimiz biliyoruz ki; bilinçli ve kasıtlı öldürüldü Uğur ve babası… Olayla ilgili hazırlanan iddianamede sanık polis görevlileri yerine adeta maktul baba-oğul suçlanıyordu. Daha sonra Özel Tim görevlilerin 'güvenliği' gerekçe gösterilerek dava Mardin'den yüzlerce kilometre uzaklıktaki Eskişehir'e nakledildi. Eskişehir de yapılan ilk duruşma, faşist grupların Kaymazların yakınlarına, avukatlarına ve duruşmayı izlemeye gelen sivil örgüt temsilcilerine taşlı saldırısına sahne olmuştu. Uğur'un katilleri bugün dışarıda geziyor, başka çocukları öldürmek için…
Ceylan Önkol… 28 Eylül 2009 yılında Diyarbakır'ın Lice İlçesinde atılan havan mermisiyle bedeni parçalandı. Cesedi olay yerinde saatlerce bekledikten sonra yetkililerin gelmemesi üzerine yakınları tarafından karakola götürüldü. Ceylan'ın ölümünün ardından davada tek bir sorumlu dahi bulunmadı, yargılanması yapılmadı. En son soruşturmaya "takipsizlik" kararı verildi.
Kim bu çocuklar? Köyleri, evleri yakılan, yıkılan çocuklar… Bir gece yarısı sorgusuz, sualsiz evlerinden alınıp, birkaç gün sonra kurşunlanmış, işkence görmüş, parçalanmış cesetleri bulunan insanların çocukları… Anaları gözleri önünde aşağılanan, tartaklanan, tecavüze uğrayan çocuklar… Yaşıtları panzerlerin arkasına takılıp, sürüklenen çocuklar… Oyun arkadaşları kurşunlanan çocuklar… Mayınlara basıp ölen veya sakatlanan çocuklar… Öldüresiye dipçiklenen çocuklar… Ağabey ve ablaları dağda olan çocuklar… Babaları zindanda olan çocuklar… Çöpten yiyecek arayan, bomba yığınlarının patlaması sonucu ölen çocuklar… Kendi dilleri zorla unutturulan çocuklar… Ninni yerine, kurşun sesleri ile uyuyup, kurşun sesleri ile uyanan çocuklar…
Hadi biraz empati kuralım...
Bir gece yarısı evimize telsizlerle polisler gelse ve babamızı alıp götürseler, birkaç gün sonra babamızın parçalanmış cesedini bir tarla kenarında görsek…
Bir gün askerler evimizi bassa, annemize gözümüzün önünde tecavüz etse…
Sabaha karşı korucular evimizi, köyümüzü yaksa…
En yakın arkadaşımız, polisler tarafından kurşunlansa…
Komşumuzun oğlu mayına basıp sakat kalsa ya da ölse…
***
"Bir çocukla uğraşırken iki duygu içindeyizdir.
Çocuk olduğu için sevgi.
Yarın büyüyeceği için saygı…" Louis Pasteur
Nazi Almanya'sında yaşayan ünlü Papaz Martin Niemöller'in çok ünlü, benim de çok sevdiğim bir sözü vardır. "Naziler komünistleri götürdüklerinde sustum. Çünkü ben komünist değildim. Sendikacıları götürdüklerinde sustum. Ben sendikacı da değildim. Sosyalistleri içeri aldıklarında sesimi çıkarmadım. Ben sosyalist değildim. Yahudileri tutukladıklarında sustum. Çünkü ben Yahudi değildim. Beni götürdüklerinde, geride artık karşı çıkabilecek kimse kalmamıştı" der.
Savaşın yıkımı üzerine çok şey yazıldı, söylendi bugüne kadar. Devasa bir coğrafyanın nasıl talan edildiği, nasıl yakılıp-yıkıldığı hepimizin bildiği uzun bir hikaye ama eğer o sınırsız yıkımın sonuçlarından söz edilecekse, şüphesiz yıkımın en trajik sonuçlarından biri çocuklardır. Hayatları çalındı o çocukların. Düşleri, umutları, gelecekleri… Düşlerine kan bulaştırıldı. Dayanılmaz acılar, zulümler gördüler. Ağır yükler bindirildi küçük omuzlarına. O çocuklar büyüyor her şeye rağmen. Çalınmış hayatlarını geri istemeye büyüyorlar inadına…
Hiçbir şey onların yaşadıkları dehşeti anlatmaya yetmez. Savaşın en dehşetli yüzüdür çocuklar. İçimizin bu kadar acıması, utancımız, öfkemiz, lanet duygumuz da bundan…
Onlar "çocuk" değiller; savaşın bir oyun olmadığını doğuştan biliyorlar. Bu, onlara acımasızlıkların alasıyla öğretildi. Ebeveynlerin vahşice öldürülmelerine tanıklık ettiler, ruhları, bedenleri, işkencenin, eziyetin, amasızlığın, yokluğun türlüsüyle yaralandı. Artık kendileri dışında ait oldukları bir gerçekten ötürü aşağılanmak, örselenmek, dışlanmak istemiyorlar. İşte tankların karşılarına küçücük bedenleri, kocaman cesaretleriyle dikilmeleri de bundan.
İçlerindeki uçurum boşluğunu, yarılmayı, kırılmayı anlatacakları hiçbir şey kalmadığı için primitif çağların silahına uzanıyorlar. Hayatı kendilerine zindan etmeye ayaklanmış yabanılları meskun mahallerden uzak tutmaya taşa uzanıyorlar.
Ki; o çocuklar, savaşın darmadağın ettiği Kürt halkının savrulduğu her yerde, göçün, mağduriyetin, heder oluşun en diplerinde, kayboluşun meçhullerinde boy vermekteler. Hemen her gün her şehirde, kıyı köşe kasabalarda rastlayabilirsiniz onlara. Her yerde ve hiçbir yerdeler onlar! Kendilerini görmezden, duymazdan gelenlerden varlıklarını sakınırlar. Hacıyatmazlara, vurdumduymazlara, acımasızlara, nobranlara, kaskatı yüreklilere uzak ve mesafelidir onlar. Kuytuda, saklıda, tenhada dururlar. Ülke sathınca yayılan enkazın toplumsal yıkımın külleri, küllükleri içindeler. Ama yine de onları görebilmeniz için kafanızı kaldırmanız yeterli. Onlar her yerdeler, öylesine de çoklar, azlar, yalnızlar… Onları görebilmek için sokağınızdan öte gitmeniz gerekmiyor. Sokağınıza bakının! İçinize bakının! Onlar içimizde…