Nenemin adı Elê Hesî Îko’ydu ya, bunu ancak ölümünden sonra mezar taşına yazıldığında öğrendim. Hepimiz ona, bizim ora Kürtçesinde “anne” demek olan “etê” sözcüğüyle hitap ederdik.
Etê, Antep’in uzağında, Fırat kıyısındaki köyümüzde bir başına yaşardı. Daha doğrusu bizim kentli gözlerimiz, onu bir başına görürdü. Ondan fazla kedisi, bir o kadar tavuğu, horozu ve iki düzineye yakın keçisi vardı oysa. Her biriyle de ayrı ayrı bir hukuku...
Tüm kediler ve keçiler, bir isme sahipti. İsimleri olunca tarihleri, kimlikleri de oluyordu elbette. Etê, mutlaka Kürtçe bir isim verirdi onlara. (Türkçeyi zaten bilmez, bildiğini de konuşmazdı.) Bunlardan bazıları, evde mütemadiyen açık olan Kürt televizyonundan duyduğu şehitlerin adlarıydı. Zîlan, Dîlan, Reşo, Pitê ve başkaları. Evin sahibiydi onlar; özgüven ve aidiyetlerini ortaya koyarak gezinirlerdi. Etê her gün yemeklerini hazırlar, kimi zamansa sofrasını paylaşırdı.
Ailenin çoğu kızardı Etê’ye. Abarttığını söylüyorlardı. Birkaç kez kedilerinden bir ikisini, etrafı görmesini engelleyecek poşetlere koyup köy dışına bıraktıklarına şahit oldum. Çocukluğum boyunca, uzaklara bırakılmış bir kedinin nasıl olmuşsa geri dönmenin bir yolunu bulması da anlatıldı hep. Bu ayrılıklar Etê’yi acıtıyordu, belli ki kedileri de. Ama olsundu, alt tarafı kedi değil miydi?
Et yemiyor değildi Etê. Fakat bir hukuku olan hayvanlara zarar vermeyi ya da birilerinin onlara zarar vermesini içine sindiremiyordu. Yalan yok, zaman zaman tavuk ve horozları, keçileri ya da koyunları arasından kesilenler olduğuna da şahit oldum ama bir bahane vardı mutlaka. Ya öleyazmıştı ya etrafa saldırıyordu ve öldürülmesinden başka çare kalmadığı söyleniyordu. Mutlaka duası edilir, saygıyla ve şükranla davranılırdı.
Yalnız hayvanlarla da sınırlı değildi bu tutum. Bahçemizin orta yerinde kocamış bir dut ağacı vardı. Bir keresinde dibine işemek gafletine düştüm. Etê, öfkeyle seslendi arkadan: “Ziyarettir ağaç, işenir mi oraya!”
Günün birinde yaşama veda ettikten sonra da uzun yıllar, köye gidip evin kapısını açan herkes bir yerlerden çıkıp gelen kedilerle karşılaştı. Bunu sadece yemek beklentisiyle açıklamak zordu, çünkü öldükleri güne kadar sürdürdüler bekleyişlerini. Oraya aitlerdi ve belki de Etê’yi bekliyorlardı.
Et yememeyi değil belki ama hayvanların da bir hukuku olduğunu Etê’den gördüm, öğrendim dersem, abartmış değil az söylemiş olurum. Keza her şeyi bilmek, her yere hâkim olmakla övünen kent, yerküre hakkında Etê’nin bildiğinin yanına yaklaşamaz gibi gelir bana. İşimiz bir tek kente kalsa, “terminatör” olur çıkarız her birimiz!
***
Yaşadığımız kentte hepimiz, her gün milyonlarca hayvanı, bizim görmediğimiz bir yerlerde, özgürlüğün zerresini dahi solumadığı kısacık bir ömrün ertesinde, ayakları birbirine sağlam iplerle bağlanmış hâlde ve acılar içinde kıvrandırarak katleden bir şiddet düzeninin gönüllü ortaklarıyız. Gözümüzün önünde yapılması hâlinde dehşete düşeceğimiz, tüylerimizi ürpertecek ve çok büyük ihtimalle birkaç saniyeden fazla seyretmeye katlanamayacağımız yoğunlukta bir şiddet bu.
Ve “kurucu” bir şiddet… İnsan olmanın içerdiği birçok fenalığın kök hücresi. Kentli ve endüstriyel olanı ise tarihin gördüğü en büyük insan kırımının yanına dahi yanaşamayacağı müthiş bir vahşet çarkına dâhil ediyor hepimizi. Bunun “doğanın kanunlarıyla” ilgisi yok; bunun hatta doğayla tek ilgisi ona savaş açmak. Bu, Etê’nin -doğayla bir miktar hukuku kalabilmiş son neslimizin- de katili.
Peki, ne yapmalı?
Et yemeyi terk etmek, belki çembere çomak sokacak bir iş değil ama başlangıç olabilir. Tarihimizin ve bugünümüzün genlerimize dek işlediği “insanî kötülük”ten kişisel bir kopuş için… Kanla sulanmış varlığımızı, hani belki ufacık da olsa sağaltabilir.
***
Öneri: Koreli yönetmen Joon-ho Bong’un Netflix yapımı filmi “Okja” (2017), tam da Kurban Bayramı ertesinde iyi bir seyirlik olur. Ama “Alışsın” denilerek can çekişen hayvanın ayağı tutturulan, zafer kutlamasına benzer bir gelenekle alnına kan sürülen, böylece ömürlük bir vahşet hatırası edinen çocuklara, yine de izletmeseniz daha iyi.