“Sadece Öcalan!”
 
Kürtler ne zaman bir açıklama yapsa, medya borazanları böyle diyor.
Yani demek istiyorlar ki, “bunların bir tek meselesi Öcalan’ın özgürlüğü!”
Acaba bunlar, KCK’nin, DTK’nin, BDP’nin “Öcalan dışında başka meselelerden söz etmesini” mi istiyorlar?
KCK de, DTK de, BDP de elbette pek çok şeyden söz ediyorlar. Hatta bana kalırsa, o kadar çok şeyden söz ediyorlar ki, bazen insan o çok şeylerin hepsini hatırlamakta bile zorlanıyor.
Ama diyelim ki, Başbakan’ın, hükümetin, devletin ve onlara yakın köşebazların dediği doğru olsun: Kürtler “sadece Öcalan’ın özgürlüğünü” istiyorlar diyelim.
Siz Kürt müsünüz ki, KCK’nin, DTK’nin, BDP’nin bu “minimize” taleple yetinmesine “bozuluyorsunuz.”
Siz Kürtlere “Öcalan’ın özgürlüğünden daha fazla şeyler vermeye hazırsınız da, bunlar ‘sadece Öcalan’ diyor diyerek şaşkınlıktan ne halt edeceğinizi mi şaşırıyorsunuz?

Şaşırmayın!
Madem KCK’nin, DTK’nin, BDP’nin “sadece Öcalan” dediğini düşünüyorsunuz, o halde verin Öcalan’ın özgürlüğünü…
Böylece “Öcalan’dan başka sorunu olmayan” KCK’nin, DTK’nin, BDP’nin işini bitirin. Öyle ya, bir örgütün “tek” sorunu varsa, o sorun da çözülürse, o örgüt çözülmesin de ne yapsın?
Haydi bakalım, “sadece Öcalan diyorlar” diye insanlarla “kafa bulmaya” yeltenenler. Yapın şu “usta” işini.
Yapamazlar.
Çünkü bilirler ki, ünlü diyalektik burada da çalışmakta. “Bir habbe, tüm kubbeyi içinde saklamakta”… Yani düz mantığın sandığının aksine, “habbe” yani “tane”, “kubbenin”, yani “küre”nin içinde değildir, tersi doğrudur. “Kubbe” “habbe”nin içindedir.
Materyalistler böyle düşünürler, öznel idealizm yanlıları da, “Enel Hak” dediklerinde aynı diyalektik yöntemle hakikati açıklarlar: “Ben Allah’ın içinde değilim, Allah benim içimde” demek, “kubbe habbenin içinde” demektir.
Marks, sermayenin hareket yasalarını incelediğinde, işe, kapitalist “bütün”den değil, sermayenin en küçük parçasından, yani “meta”dan başladı. Kapitalist “bütünün”, metanın içinde mündemiç olduğunu düşündü.
Bütün yapay olmayan varoluşlarda, bütün organik “sistemlerde” “tümel” “tikelin” içindedir. İnsan varlığının tüm sırlarının “gen”de saklı oluşu gibi.
Kürt Özgürlük Hareketi, “yapay” olmayan bir harekettir. Organik bir varoluş halidir. Bu öyle bir durumdur ki, “Öcalan” demek, “Kürt Özgürlük Hareketi” demektir ve Kürt Özgürlük Hareketi demek Öcalan demektir.
Her kim Kürt sorununda “barış ve çözüm” istiyorsa, o, işe, “Kürt Özgürlük Hareketi’nin ‘bütünün’den değil, PKK’nin deyimiyle söylersek ‘Önderlik’ten başlayarak adım adım gitmek zorundadır.
 Şimdi bir an düşünelim ve işe PKK Önderi Öcalan’dan başlayalım:
İmralı kapısını açalım. Diyarbakır’da bir ev hazırlayalım. Mandela gibi Öcalan burada “ev hapsine” alınsın. Bu evde, Öclan’a “talep ettiği” kişilerle, doğrudan ya da dijital ortamda görüşme olanağı sağlansın. Ve Öcalan başlasın DTK ve BDP eşbaşkanlarıyla ve yöneticileriyle görüşmeye. Sonra açsın telefonu ya da bilgisayarı, başlasın KCK Yürütme Konseyi Başkanı Karayılan’la, Cemil Bayık’la, Duran Kalkan’la, Mustafa Karasu’yla konuşup, tartışmaya. Sonra dönsün CHP’ye, Kılıçdaroğlu’yla istişare etsin. Medyanın bütün eğilimlerinden temsilcilerle mülakat yapsın. Hükümet temsilcileri de, ordu mensupları da, MİT çalışanları da bu eve kameraların önünden geçerek gelsinler. Her şey “şeffaf” olduğuna, Öcalan bu evde “gözetim” adlında yaşayacağına, hiç kimseyle “gizli kapaklı” hiçbir konuşma yapmayacağına göre, bütün yurttaşlar bu evde olan biteni günü gününe “canlı” izlesinler.

Bu durumda ne olurdu?
Eğlence olsun kabilinden patlatılan çakar almazlar dışında bütün parmaklar kesinlikle tetikten çekilirdi. İnsanlar birbirlerini öldürmektense, bu “evde” olup biteni izlemeyi tercih ederlerdi. Bilinçli olarak medyanın karıştırdığı her şey açıklığa kavuşurdu. “Demokratik Özerklik nedir Sayın Öcalan?” sorusuna, PKK Önderi herkesin anlayacağı yanıtları verirdi. “Kürtlerin hala ne istediğini bilmeyenler”, onunla yaptıkları görüşmelerin sonucunda ne istendiğini anlarlardı. Ve görürlerdi ki, bu istekler, onların üzerine “titredikleri” devleti bölmeyecek. Devlet, herkesin kendi odası olan ortak bir çatı halinde yaşamaya devam edecek. Ama o evde insanlar çok dilli, çok inançlı, çok cinsel yönelimli ve özgür olacak. Ortak evde yaşayacak olan aileye “Türk ulusu” denmeyecek, “demokratik ulus” denecek. Ama Türkler de Türk olmaktan çıkmayacak, oda kapılarında “Türk” yazacak, diğer oda kapılarında da “Kürt, Laz, Ermeni vs. yazısı okunacak. Bu evin odaları bahçeyi çeviren “sınırlar” dursa da, başka ülkelerdeki insanlardan ayrılmayacak. O “sınırlar” kalacak ama, çatının odaları, sınırın ötesinde de çoğalınca, bu devlet olmayan devlet şeklindeki ev büyüyecek… Taaa Ortadoğu, Kafkasya ve sonra Balkanları da içine alan büyük bir federasyona dönüşecek…
İşte bunları duyan insanlar, “bu AB hayalinden daha gerçekçi, daha heyecan verici ve gerçek değişimci bir düşünce” diyecekler.
Neymiş? Barış ve çözüm işine Öcalan’la başlamak, “kubbeyi habbenin içinde aramak” gibi diyalektik bir işmiş...