
Kürdistan’ın kapanmaz yarası: ‘KAYIPLAR’ ve ‘FAİLİ MEÇHUL’LER - I. Bölüm
Kürdistan topraklarında özellikle 1990’lı yıllarda yaşatılan ve bir vahşete dönüştürülen savaş yöntemlerinden biri kayıplar ve “faili meçhul” cinayetler oldu. Osmanlı tarihinden günümüze, Kürtlerin dil, kültür ve kimliğinden vazgeçmesi için her türlü inkar, imha ve asimilasyon politikası uygulandı. Bu politikaların en ağırı ise cumhuriyetin ilanı ile başladı. Devletin Kürt hareketlerinin önünü kesmek amacıyla önderlerine yönelik başlattığı tutuklama dalgası ve baskıyı tırmandırması, 1925 Şubat’ında Diyarbakır, Malatya, Dersim, Elazığ, Bingöl ve Muş çevresinde bir Kürt isyanının patlak vermesine neden oldu. “Şeyh Sait İsyanı” olarak anılan bu isyan, devletin Kürtlere yönelik yeni bir imha harekatına girişmesinin bahanesi yapıldı. Bariz bir şekilde bir Kürt isyanı olmasına rağmen, devlet bu imha hareketini ulusal ve uluslararası alanda meşrulaştırmak için bu isyanı bir irtica hareketi olarak lanse etti. İsyanla birlikte Mustafa Kemal’in cumhurbaşkanı sıfatıyla imzaladığı “Şark Islahat Planı Hazırlanmasına Dair Kararname” gizli bir şekilde hazırlandı. Bu kararname doğrultusunda hazırlanan “Şark Islahat Planı“ ise 24 Eylül’de Bakanlar Kurulu’na sunularak onaylandı. Devletin Kürt halk hareketinin bir daha belini doğrultamaması gayesiyle yürürlüğe koyduğu bu plan, her türlü baskı ve şiddetin yanı sıra sistemli bir asimilasyonu da öngörüyordu. Bu dönemde Dağkapı Meydanı’nda idam edilen Şeyh Sait ve mücadele arkadaşlarının cenazeleri de ailelerine teslim edilmedi. O dönemden günümüze Kürtlere mezarları dahi çok görülmeye başlandı.
“Şark Islahat Planı”yla başlatılan kitlesel sürgün politikası, ilerleyen yıllarda da çeşitli kanun ve gizli kararnamelerle devam ettirildi. 80’lerin ve 90’ların Türkiye’sine gelindiğinde ise geçmişle kıyaslanmayacak bir şekilde genişletilmiş sürgün, inkar, imha ve asimilasyon politikasıyla karşı karşıya kalındı. Bu dönemde 4 binden fazla köy boşaltıldı, tarlası, merası, ormanı, hayvanı, evi yakılan Kürtler, amansız bir devlet “terörü” eşliğinde göçe zorlanırken, bir yandan da katledil.
Şark Islahat Planı’ndan OHAL’e
1986 yılına kadar özellikle Kürt illerini kapsayacak şekilde sürdürülen kesintisiz sıkıyönetim, 1986’da sözde hafifletilerek yerini OHAL’e bıraktı. Olağanüstü Hal Bölge Valiliği aracılığıyla yürütülen bu uygulama Meclis tarafından 4 ayda bir uzatılarak 2002 Kasım’ına kadar devam ettirildi. Ancak her türlü inkar, imha ve asimilasyon politikasına rağmen Kürtler, kendi dil, kültür ve kimlikleri için mücadeleden bir an olsun geri adım atmadı. Kürt halkının bu mücadelesi 27 Kasım 1978 tarihi ile daha da belirginleşti. PKK’nin mücadelesi ile birlikte halkın mücadelesi daha güçlenirken, 90’lı yıllarda bu mücadele en üst seviyeye ulaştı. Halkın haklı mücadelesine karşı katliamlar da gecikmedi. Özellikle 90’lı yıllarda geliştirilen politikalarla resmen bir halkı yok etmenin hesapları yapıldı. Bunun en açık göstergesi ise her gün bir köşe, sokak başında bulunan cenazelerdi. Devlet, Kürtleri bitirmenin hesaplarını ölümleri üzerine kurmuş ve bu politikasını açık bir şekilde sürdürüyordu.
Kürtlere karşı JİTEM devrede
PKK’nin Kürdistan’da her gün daha fazla güç kazanması, devletin farklı politikalar geliştirmesine neden oldu. Devletin bu arayışları sonucunda sözde PKK’ye karşı mücadele için 1987’de Kürdistan’da Asayiş Kolordu Komutanlığı kuruldu. Karargahın merkezi ise Diyarbakır seçildi. Bu karargahın başına korgeneral rütbesiyle Hulusi Sayın atandı. Geçtiğimiz haftalarda ölen Binbaşı Arif Doğan’ın 1983’te yaptığı öneri üzerine Jandarma İstihbarat Daire Başkanlığı’na bağlı olarak Jandarma İstihbarat Grup Komutanlığı’nı kuran isim de Sayın’dı. Bu grup komutanlıkları 1987’den itibaren Jandarma İstihbarat Terörle Mücadele (JİTEM) olarak adlandırılmaya başlandı. JİTEM Gruplar Komutanlığı’nın merkezi ise Ankara’daydı. Birçok “faili meçhul” cinayetle anılan Diyarbakır’daki Saraykapı’da, Silopi, Şırnak ve Yüksekova’da da komutanlıkları vardı.
Korkulu rüya: Beyaz Toroslar
Beyaz, Toros marka araç görüldüğünde ilk akla gelen “faili meçhul” cinayetler oluyor Kürdistan’da. JİTEM elemanları tarafından fazlasıyla kullanılan bu araçlar, sözde gözaltı işlemlerinde kullanıldı. Her gün Kürdistan kentlerinde onlarca kişi bu araçlara bindirilerek başka bir yere götürülürdü, bir daha haber alınmamak üzere.
İlk haberler Şırnak’tan geldi
“Faili meçhul” cinayet haberleri ilk olarak Şırnak ve çevresinden gelmeye başladı. Hikmet Köksal Jandarma Asayiş Komutanlığı’na atanınca, Silopi’de JİTEM Grup Komutanı olan Cem Ersever, Amed’deki merkezin başına getirildi. Ersever, kendinden öncekilerden farklı bir yönteme başvurarak PKK’de kaldıktan bir süre sonra kaçanların bir kısmını itirafçı yaptı ve JİTEM faaliyetleri kapsamında tetikçi olarak çalıştırmaya başladı. PKK ve JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, kaleme aldığı kitabında JİTEM Diyarbakır ekibindeki itirafçıları şöyle sıralıyor: Recep Tiril, Adil Timurtaş, Hayrettin Toka, Ali Ozansoy, Adem Yakın, Kemal Emlük, Hasan Adak, Fetih Çetin, Hatice Elmas, Saniye Emlük, Saniye Beyaz, Hanım Beyaz ve Selahattin Görgülü.
Ordu bünyesinde kurulan JİTEM tarafından kısa bir sürede binlerce kişi gözaltı adı altında kaçırılarak bir şekilde infaz edildi. Kaçırılan binlerce kişi ya bir yerde herkesten habersiz toplu bir şekilde gömüldü, ya kalorifer kazanlarında yakıldı ya da Silopi’deki gibi asit kuyularına atıldı. Kürt halk hareketinin güç kazandığı 1990’lı yıllarda etkin olarak devreye sokulan kontrgerilla çeteleri, mücadelenin kitle önderlerini hedef alan suikastlarla korku salarak gelişimi önlemeye çalıştı. Kırsalda köyler boşaltılırken kentlerde sevilen, saygın Kürt aydınları kontrgerillanın “kurbanlar listesi”ne dahil edildi. Listede kırmızı kalemle işaretlenenlerden biri de Vedat Aydın oldu. Halkın Emek Partisi (HEP) Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın 5 Temmuz 1991’de kaçırılıp 7 Temmuz’da infaz edilmesi, bölgede “faili meçhul”lerin miladı olarak tarih sayfalarında yerini aldı. Bu “faili meçhuller”, Kürt bilge ve Özgür Basın’ın temsilcisi Musa Anter, HEP kurucusu ve milletvekili Mehmet Sincar, iş insanları Savaş Buldan ve Behçet Cantürk, gazeteci Yahya Orhan, Cengiz Altun ve binlerce Kürt yurttaşın katledilmesi ile devam etti.
Aileler, yıllarca kaybedilen yakınlarının akıbetini sormaktan bir an olsun vazgeçmediler. Birçok anne tıpkı 105 yaşında hayata veda eden Berfo Ana gibi evinin kapısını kilitlemeyerek çocuğunun geleceği günü bekledi; kimi, “Kemikleri bile olsa çocuğumu bana verin” dedi. Kürdistan’da binlerce aile bir mezar hasretiyle mücadelesini sürdürürken, bazı aileler yıllar sonra bile olsa kayıplarının cenazesine ulaştı; ancak katillerin yargılandığını göremedi. Örneğin Tepe ailesi, 1993 yılında 19 yaşında Özgür Gündem gazetesi Bitlis muhabiriyken gözaltına alınan ve 13 gün sonra Elazığ Kimsesizler Mezarlığı’nda cesedi bulunan Ferhat Tepe’nin mezarına kavuştu ama faillerini bulamadı.
Hizbullah devlet eliyle örgütlendirildi
Bölgede PKK’ye karşı sadece JİTEM örgütlenmesi ve cinayetleri yoktu. Bunun yanında Hizbul-Kontra faaliyetleri de yürütülüyordu. Devlet tarafından PKK’nin antipropagandası kapsamında öne din olguları çıkarılıyordu. Bu şekilde PKK’ye karşı bölgede hem bir yapı oluşturulmak istendi hem de bölgenin hassasiyetleri üzerinden halk tepkilendirilmeye çalışıldı. Bu şekilde din kisvesi altında binlerce Kürt katledildi. En ağır işkencelerin yanında insanlar domuz bağı ile bağlanarak canlı canlı toplu mezarlara konuldu. Hizbullah tarafından en fazla cinayet işlenen yerlerin başında Diyarbakır, Batman ve Mardin geliyordu. Mezar evler Hizbullah ile ünlemişti. Özgür Gündem muhabiri Hafız Akdemir, Silvan’da Hizbullah tarzı çifte cinayet işledikten sonra kaçan suikastçilere yardım ve yataklık eden bir kişinin, 6 hafta gözaltında tutulduktan sonra mahkemeye bile çıkmadan serbest bırakılmasıyla ilgili hazırladığı haberden sonra 8 Haziran 1992 tarihinde Amed sokaklarında vurulup katledilmişti.
Çiller: Elimizde liste var
Dönemin Türkiye Başbakanı Tansu Çiller, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar, bir nevi bu “faili meçhul” cinayetlerin komutasını üstlenmişti. Özellikle Çiller’in basına yaptığı, “Elimizde PKK’ya yardım eden Kürt işadamlarının listesi var. Listede 60 kadar isim bulunuyor. Devlet PKK’yla olduğu gibi PKK’ya mali destek sağlayanlarla da her biçimde mücadele edecektir” açıklamasının ardından cinayetler ardı ardına yaşanmaya başladı. Bu durum da yaşananların faillerine ilişkin verileri ortaya koymaya yetiyordu.
Failler belli, devlet sessiz!
Devletin Kürt halkına karşı yürürlüğe koyduğu bu politikalar sonucunda içerisinde gazeteci, yazar, iş adamı ve siyasetçilerin olduğu 17 bini aşkın kişi katledildi. Katledilenlerin failleri belli olmasına rağmen devlet veya iktidara gelen hükümetler bir adım atmış değil. 2011 yılında başbakanken Cumartesi Anneleri’yle görüşen Recep Tayyip Erdoğan, “Kayıplar meselesi benim meselemdir” demişti; ancak o günden bugüne ne tek bir kayda ne de faile ulaşıldı.
Devletin bu “kayıplar” ve “faili meçhul” cinayetlere karşı duyarsızlığı had safhadayken, kayıp yakınları, mücadelelerini araklıksız ve her platformda sürdürüyor. İstanbul’da kayıplarının akıbetini soran Cumartesi Anneleri’nin eylemi 500. haftasını doldururken, Amed’de Koşuyolu Parkı’nda bulunan Yaşam Hakkı Anıtı, Batman’da Gülistan Caddesi’ndeki Özgürlük Anıtı, Şırnak’ta Cizre Anadolu Lisesi önü, kayıp yakınlarının en belirgin mekanları oldu. Kürdistan’ın hemen tüm kentlerinde kayıp yakınları bu hafta 300’üncü kez bir araya gelerek çocuklarının ve yakınlarının faillerinin bulunmasını isteyecek.
Kayıp hikayeleri...
JİTEM’ciler PKK adıyla Kağanaslan’ı kaçırdı
Bahri Kağanaslan, Amed’e bağlı Baroğlu köyünde geçimini sürdürmek için hayvancılık yapan bir yurttaş. Dayatılan koruculuğu kabul etmeyen Kağanaslan, 10 Kasım 1993 tarihinde gece yarısı, kendilerini PKK’li olarak tanıtan JİTEM elemanları ve PKK itirafçıları tarafından evinden alındı. Kendisinden bir daha haber alınamadı.
Alıkonulması sonrası karakola başvuru yapan ailesine dönemin karakol komutanı Nihat Gül, “PKK ile anlaşamadığınız için bize geliyorsunuz” yanıtını verir. O sırada karakolda bulunan PKK itirafçısı Cemal kod adlı bir JİTEM elemanı ise aileye, “Çok ağır bir suç işledi. Bu nedenle affedilmesi mümkün değil” dedi. Karakolda söylenenlerin ardından OHAL Valiliği’ne yapılan başvurular da, ailenin diğer bütün çabaları da sonuçsuz kaldı. Bugün hala Kağanaslan’dan haber alınabilmiş değil.
Üzeyir Kurt, Amed’in Bismil ilçesine bağlı Ağıllı köyünden. 23 Kasım 1993 tarihinde askerler tarafından köylerine yapılan baskından bir yıl önce Üzeyir Kurt’un kardeşi Abdurrahman Kurt, askerlerin işkencesi sonucu öldürülür. Yapılan baskında ise köydeki diğer evlerle birlikte oturdukları ev de askerlerce taranır ve iki köylü bu olayda katledilir. Terör estirilen üç günün sonunda köyden ayrılan askerler, giderken yanlarına Kurt’u da alır. Ailesi nereye götürüldüğünü öğrenmek için karakol ve kaymakamlık arasında mekik dokusa da gözaltına alındığı bile inkar edilir. Yıllarca akıbetini araştıran ailesi, izine rastlayamayınca davayı AİHM’e götürür ve dava sonucunda Türkiye, “yaşam hakkını ihlal”den mahkum edilir. Fakat yine de Üzeyir Kurt’un ne cenazesine, ne de faillerine ulaşılabilir.
Borcunu almaya gitti, dönmedi
Mehmet İlbasan ise Şırnak’ın Cizre ilçesinde hayvancılık yapan bir yurttaştır. Ağustos 1993’te borcunu almak amacıyla gittiği Mehmet Tadık adlı yurttaşın evinde olduğu sırada evin etrafını saran askerlerce alıkonulan İlbasan, doğruca Cudi Dağı’nda bulunan JİTEM’e ait Hisar Taburu’na götürülür. Akıbetini araştıran ailesi ise ancak 1 ay sonra dönemin Jandarma Kıdemli Albay Cemal Temizöz’ün elinde olduğu bilgisini edinir. Burada her türlü işkenceye tabi tutulan İlbasan’ın ailesine, çocuklarının akıbeti hakkında en son kendini kayalıklardan attığı bilgisi ulaştı.
73 yaşındaki Fikri amca...
JİTEM tarafından katledilenler arasında bulunan isimlerden biri de 73 yaşındaki Fikri Özgen. Kulplu olan Özgen, 6 çocuk babasıydı. 1992 yılında Kulp’a bağlı Yeşilköy köyünün taranmasının ardından ailesini alarak Amed merkeze taşındı. 27 Şubat 1997’de hastaneye gitmek üzere Bağlar’da bulunan kızının evinden dışarı çıkan Özgen, o yıllarda sık görüldüğü üzere beyaz renkli Toros marka bir araçla Koşuyolu Parkı’nın yanından kaçırılır. Nereye götürüldüğü diğerleri gibi öğrenilemeyen Özgen’in ailesi, Uluslararası Af Örgütü’ne, TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu’na, İHD’ye başvurular yapar; ancak Özgen’in izine bile ulaşılamaz, ta ki yıllar sonra JİTEM itirafçısı Abdulkadir Aygan, Özgen’in Diyarbakır Jandarma İstihbarat Tim Komutanı Yüzbaşı Zahit Engin tarafından katledildiğini açıklayana kadar... İtirafa rağmen devlet, işaret edilen ismi görmezden gelmeye devam eder. Ailenin AİHM’e taşıdığı davada da Türkiye, “yaşam hakkı ihlali” kapsamında mahkum edildi.
300 haftadır eşini soruyor
70 yaşındaki Dilşa Özgen ise her hafta Koşuyolu Parkı’nda eşinin akıbetini sorup faillerin ortaya çıkarılmasını bekliyor. Dilşa Özgen’in 6 çocuğu da PKK saflarında hayatlarını kaybetti.
Kanlarının son damlasına kadar da olsa eşinin akıbetini soracağını, mücadele etmekten kaçmayacağını söyleyen Özgen’in dudağından en son, “Geride sadece kemikleri kalmış belki ama eşimin o kemiklerini istiyorum. O kalan kemikleri istiyoruz. Sonuna kadar da bunu istemeye devam edeceğiz” sözleri döküldü. DEVAM EDECEK