Amed, tarihsel olarak ele alındığında geçmişi hep mücadeleler içinde geçmiş ve her daim bir üstünlük ve hakimiyet kurma savaşının ortasında kalmıştır. Gerek Mezopotamya gerekse Anadolu hakimiyeti sürecinde kilit rol oynamış, bu stratejik özelliğindendir ki birçok kez yönetimi el değiştirmiştir. Amed’i (Diyarbakır) yönetimleri altına alan devletlerden bazıları; Akkoyunlular, Safeviler, Osmanlılar ve devamında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Daha ilk çağlardan Diyarbekir, ana yollar üzerinde olması sebebiyle ticaret kervanlarının uğrak merkezi ve konaklama merkezi konumundaydı.

Kent, ziyaretçilerini ilk bakışta büyüleyen ve şehri boydan boya saran surlarla korunmaktaydı. Bu aynı zamanda korunaklı ve güvenilir olması sebebiyle kente bir canlılık ve hareketlilik kazandırıyordu. Zaman içinde isminde görülen değişikliklerde bunu göstermektedir. Diyarbakır adının bugünkü anlamınında kullanılması ise 1938 yılında kabul edilmiştir. Daha önceleri Diyarbekir, Amid ve Kara Amid olarak da kullanılmıştır. Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran seferi sırasında Amid’i alma isteği ancak sefer sonrasında gerçekleşir ve bir Kürt beyi olan İdris-i Bitlisî’nin de büyük yardımıyla şehir artık Osmanlı egemenliği altına girer. Daha sonra Süleyman Han (Yavuz Selim’in oğlu) tarafından tahrir ettirilip Diyarbakır vilayetini vezirlik rütbesinde bir paşa sancağı olarak kabul edilir. Ardından yayınlanan Kürdistan’ın Diyarbakır eyaleti için kanunnâmede ayrıntılı bigilerde verilmekte. Uzun yıllar bu statüde devam etmiştir.

Evliya Çelebi’nin Amed’i

Diyarbakır hakkında en çarpıcı bilgileri veren, bir 17.yüzyıl Türk seyyahı olan Evliya Çelebi’dir. Evliya Çelebi yaşadığı dönem itibariyle hemen hemen tüm imparatorluğu dolaşma fırsatını yakalamış ve bu yönlü çaba içerisinde olmuştur. Diyarbakır hakkında yazdıklarını diğer benzerlerinden ayıran başlıca özellik ise Evliya Çelebi’nin tasvir ve detaylarda daha titiz olması, ayrıntılara da önem vermesi ve dahası yerel dillerin bazılarını konuşması ya da aşina olmasıdır.
Evliya Çelebi Diyarbakır’ı anlatırken kent içerisindeki sosyal yaşamı, ekonomik hayatı, dini yapıyı, eğtim durumu ve buna parelel olarak camileri, medreseleri ve kiliseleri adlarıyla vermekte, hamam gibi insanların topluca kullandıkları merkezlerden bahsetmekte. Dil yapısı üzerine yaptığı gözlemde ise konuşulan dilleri şöyle sıralar; Arapça, Kürtçe, Türkçe, Farsça ve Ermenice. Aslında dil yapısından da yola çıkacak olursak yerel demografik yapı ki Evliya Çelebi de bunu belirmekte, kozmopolitan bir muhteva içerdiğini, şehirde konuşulan dillerin çeşitliliği birçok etnik gruba mensup topluluğun olduğu anlaşılmaktadır. Daha önce Diyarbakır’ın Osmanlı’nın bir eyaleti olduğunu ve ona bağlı sancaklardan oluştuğunu belirtmiştik.
Genel olarak Osmanlı elde ettiği bir toprak parçasında kendi hakimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Daha çok merkezileşme hareketi olarak nitelendirdiğimiz bu durum; askeri, idari, hukuki vs. her yönüyle bir bütünlük arz ediyor idi. Askeri olarak, Tımar sistemini vasıtasıyla kontrolü sağlamakta, Kadı vasıtasıyla hem hukuk hem de idari gücünü yerellere götürmektedir. Hukuk heryerde adilce uygulanması ve işlerlik kazanması için merkezden atanmış bir Kadı tarafından uygulanırdı. Kadı sadece bulunduğu yerin hem adli hem de idari görevler üstlenmiş olduklarından şer’iye sicillerinde onların her iki göreviyle ilgili kayıtlar vardır. Bu aslında kimi durumlarda Osmanlı Devleti’ne bir kolaylık da sağlamıyor değildi, çünkü bir kişi üzerinden birkaç iş beraber yapabiliyordu. Mesela memur ve müderris; tayin işleri, noterlik ya da genel olarak ve asli unsur diyebileceğimiz mahkeme işlevi görürdü.

1650’de ilk Şer’iyye Sicili

Bu yazıda ağırlıklı olarak üzerinde durmaya çalışacağım kaynak ‘mahkeme tutanağı’ da diyebileceğimiz 1650 yılına ait, mevcut ilk Şer’iyye Sicilidir. İncelememdeki kayıtlar ışığında kadınların evlenme ve boşanmaları üzerine durmaya çalışacağım. Aslında konumuz dahiline girmemesi münasebetiyle ele aldığım belge türü hakkında derinlemesine analiz, ancak daha kapsamlı bir çalışmada ele alınabilir. Ama kısaca da olsa belgenin cinsine ilişkin kısaca değinmekte fayda var.
Şer’iyye Sicili nedir, nasıl bir kaynaktır? Şer’yye Sicili;  Osmanlı’da Kadıların verdikleri ilam, hüccetve görülen davaya verilen cezalar ve kararları ayrıca görevleri gereği değişik konularla ilgili tuttukları çeşitli kayıtları içeren defterlere denir. Bunun yanı sıra kadı defteri ya da mahkeme defteri de denilir. İncelemiş olduğum Diyarbakır ya da belgelerde daha sık kullanılan adıyla Amed şehrine ait ve elimizde bulunan örneği için, elimizde bulunan defter ilk defa tutulmaya başlanan Kadı Defteri olması itibariyle önemli bir belgedir. Çünkü belge hicri 1065 tarihine ait olup aynı zamanda Amed’in Osmanlı Devleti egemenliğine girmesinin yüz yıl kadar sonra kayda başlaması şehir hakkında da önemli bilgiler içermektedir.
İçerdiği muhteva bakımından da bu defter çok zengin bilgiler sunmakta. Örneğin; yapmış olduğum incelemede genel olarak arsa alım-satımı, yani noterlik işlevi, müslim-gayri müslimler arası alacak meseleleri, vasiyet kararları, cariye azad etme, adli olaylar, imaret işleri ve tımarlar üzerine kayıtlar bulunmaktadır. Üzerinde durmaya çalışacağım esas konu ise yine kadı defterinde hayli yer kaplayan bir konu; evlilik ve boşanma durumlarına ilişkin kayıtlardır. Dahası kadının üstlenmiş olduğu rol ve bunların kayda hangi yönleriyle geçirildiğini değerlendirmeye ve sadece mevcut dökümanlar yardımıyla olayları anlamaya ve yorumlamaya deneme çabasıdır.

Kayıt, çözüm için önemlidir

Osmanlı İmparatorluğu’nda şer’i hukuk geçerliydi, bu hukuk içerisinde de genel olarak İslamın Hanefi mezhebi kuralları uygulanırdı. Fakat bazı durumlarda Hanefi mezhebinin kafi gelmediği hallerde diğer mezhep kurallarına başvurulabilirdi. Örneğin; Şaf’i ya da Hambeli gibi büyük mezhebler bunlardan ikisidir. Mevcut geçerli olan mezheblerin yanı sıra, örfi hukukun bütün mezheblerde geçerli müşterek bir şer’i delil olduğu kabul edilmişti.
Peki, zimmîler (gayri-müslimler) için nasıl bir durum söz konusuydu? Zimmîler evlilik hususunda kendi hukuklarına tabi olmakla beraber ve taleblerine bağlı olarak, adli işlerde olduğu gibi, evlilik akdini kadı önünde de kayda geçirebiliyorlardı. Bu durum daha çok uyuşmazlık konularında karşımıza çıktığından kadıya pek de rağbet ettikleri söylenemez. İslam hukukuna göre evlenecek olanlar kız tarafına verilmek üzere ‘Mehr-i muaccel’ denilen nikah bedelini para ya da mal olarak vermek zorundaydı. Mehr-i muaccel (Başlık parası) genellikle mücevher, altın, para ya da arazi veya mülk olarak da verilebilirdi.
Boşanma hallerinde ya da ölüm durumda evlenecek olan kadının kendisini garantiye alan bir uygulama olarakta ‘mehr-i muaccel’ önemliydi. Bugünkü başlık ya da nafakaya benzetebileceğimiz mehr bir tür gelecek sigortası sayılabilir. Örneğin bu duruma örnek olarak, Diyarbakır şer’ye sicilindeki yer alan kayda göre, 12. varakta ifade olunduğu üzere kadın, kocasının kendisine vermeyi vaat ettiği mehr’i, bir Sim kemer olarak vereceğini ve sonrasında kadının kocasından Sim kemeri aldığını ve kocasını kadı huzurunda zevceliğe kabul edildiği belirtiliyor. Görüldüğü gibi kadı defterinde hem kayıt örneği hem de dava örneğini bir arada da görebiliyoruz.
Yine başka bir kayıt örneğinde ise özetle şöyle diyor; “Vermeyi kabul ettiği yedi kuruş akçeyi teslim aldım ve zatı zevcliğe kabul ettiğimi belirtirim” diyordu. Evlilikler genel olarak bu şekilde kayıt altına alınıyordu peki boşanma ya da diğer durumlar için ne şekilde meydana geliyordu, bir iki örnek üzerinden inceleyelim. 14. Varakta kaydedildiği üzere özetle şöyle deniyor; “Karımı telak-ı selase ile boşadığımı, vermiş olduğum mehr bedelini- yani başlık bedelini- taleb etmediğimi ve aramızda hiçbir husumetin kalmadığını belirtirim.”
Kadı ise bu ifadeyi talep üzerine kayıt altına alır. Buradaki kayıt altına alma işinin gerekliliği ise daha sonraki dönemlerde sadece evlilik konusunda değil, diğer hususlarda da olası anlaşmazlıklarda kadıya başvurulma halinde sorunun çözümüne kolaylık sağlaması açısından önemlidir. Ayrıca kadı, kayıt altına aldığı metnin bir örneğini taraflara da vermektedir ve buna hüccet denir. Hüccet bir nevi senet işlevi de görmüş oluyordu.

Kadının boşanma gerekçeleri

Başka bir kayıtta ise, daha önce evlendiği kadının kendisiyle henüz ilişkisini kesmeden başkasıyla evlendiğini ve bunu sorulması talebi üzerine kadı davalıyı huzuruna alıp iddianameyi açıkladıktan sonra konu hakkında ifadesine başvurur. 5.varakta olayın devamı şöyle açıklanıyor;
“Kürt ahalisinden olan adı geçen şahsın, adı geçen kadınla hicri 1061’de evli iken daha sonra terk ettiğini ve benim üzerime nikahladığını bu suretle de Amed’de mahkemede aldıkları belgeye dayanarak kendisinin halen adı geçen kadınla evli olduğunu, şahitler huzurunda yeminle belirttikten sonra davanın davalının lehine sonuçlanarak kapandığını yazar”. Yukarıda da belirttiğim gibi hüccet tam da bu gibi durumlar için dönemin koşullarını da göz önüne aldığımızda önemli bir belge niteliği taşıyordu.
Son olarak da Diyarbakır şer’iyye sicilindeki iki ilginç konuya değinmekte yarar var. İlginç çünkü biri bugün dahi bazıları tarafından anormal karşılanabilecek olan iktidarsızlık sorunu yüzünden boşanma taleb etmesi diğeri ise eşlerin birinden -bu genelde erkek oluyor- hayat ve mematı hakkında haber alınamaması halinde kadının boşanma talebiyle dava açmasıdır. İlk olarak ikdidarsızlık örneğiyle başlayacak olursak 7. Varakta ifade olunduğu üzere; “Arap ahalisinden olan şahsın altı aydır evli olan torunu, bu süre zarfında kocası tarafından halen bekâretini bozmadığı cihetiyle, bu sebeple kocasına sorulmasını taleb etmesi üzerine kadı tarafından kocasına sorulması üzerine kocasının iddiayı kabul etmesinden dolayı boşanmasına karar verdiğini belirtiyor.”
Günümüz ‘modern’ dünyasında bile böyle bir olayın olması durumunda kadının bu şekilde talepte bulunması zor olsa gerek. 28. Varakta ise bir kadının kadıya şu şekilde başvuruda bulunduğunu görüyoruz; “Kocasının evden ayrıldığını -ne sebeble olduğu belirtilmemiş- ve bir yıl zaman zarfında gelmezsem senden telak-ı selase ile boşandım dediğini ve altı yıldır hala uğramadığını bu cihetle şahitlere sorulmasını ve boşanma işlemini talep ettiğini bildiriyordu.”

17. yüzyıldan bugüne kalanlar

Kadının kocasının ayrılış sebebi belli olmasa da ya bir savaşa katılmış ya da ticaret ile uğraştığından bu sebeble evden uzağa gittiğini ve hayatı hakkında bilgi alınmaması nedeniyle boşanma talebinde bulunuyor. Toparlayacak olursak iddialı olmamakla beraber bu yazıda vermeye çalıştığım olaylardan hareketle 17. yüzyılda Diyarbekir’de kadınlar kendi başlarına, eşlerini (kocalarını) mehr’ini vermemesi sebebiyle dava edebiliyor. Bu demek oluyor ki asıl olan evlilik akdinin tam olarak yerine getirilmesidir. Bir diğerinde ise kocasının iktidarsızlığı nedeniyle boşanma talebinde bulunması gerçekten o dönem ki aile yapısı hakkında kadının ailedeki yerini ifade etmesi açısından önemli bir kanıt. Başka bir örnekte ise belirtildiği gibi, belli bir zaman dilimi içerisinde henüz evine geri dönmediği için de boşanabildiğini anlıyoruz.
Her ne kadar evlenme ve boşanmada bu gibi uygulamalar görülse de kadın hakları ve günlük yaşantısı hakkında kesin bir hüküm vermek yanlış olur kanısındayım. Evlilik başlığı altında konuşacak olursak kadınlar bugün hala boşanma hakkının kadından çok kocasına ait bir ayrıcalıkmış gibi düşüncelerde yok sayılmaz. Bugünden yaklaşık olarak dört yüz yıl önce –en azından boşanma ve mehr konusunda- böylesine kendilerinden emin bir şekilde karar almaları kayda değer bir durum olsa gerek. Kadının erkekler gibi kendi haklarını koruma ve talep etme gücüne sahip olması hafife alıncak bir olgu değildir. Yirmi birinci yüzyılda kadınların, on yedinci yüzyıl örneğini gözönüne bulurdurmaları gerekir. Ezilen ve haksız muamelelere maruz kalan kadınlara denebilir ki, kontrol ellerinin altında olduğunu belirterek bir virgül atalım.


SABAHATTİN KAYHAN


Kaynakça:

-  İslam Ansiklopedisi, Diyarbakır 316 kodlu, 1065 tarihli Şeriye Sicili sayfa: 12,14,5,7,28,
-    İslam Ansiklopedisi 3 Cilt, sayfa 601-602,
-   Evliya Çelebi Diyarbekirde, Martin van Brunessen, Hendrik Boeschoten, İletişim 2003, sayfa 248,
-   Dr Abdulziz Bayındır, İslam Muhakeme Hukuku (Osmanlı devri uygulamaları) İstanbul-1986, sayfa 3,
-   Meral Altındal, Osmanlıda Kadın, 1994,
-   M. Şefik Korkusuz, ‘Eski Diyarbekir’de Gündelik Hayat’, sayfa 111,
-   Şemseddin Sami, Kamus-i Türki
-   M, Altındal, ‘Osmanlı’da Kadın’, 1994, sayfa 38,
-   M. Şefik Korkusuz, ‘Eski Diyarbekir’de Gündelik Hayat’,sayfa 116,
-   M.Altındal, ‘Osmanlı’da Kadın’, 1994, sayfa 41,
-  Şemseddin Sami, Kamus-i Türki 2005, Sayfa 758,Sim; Farsça da gümüş.