Sanat üzerine açılan her bahsin bir yolunu bulup hayata varması, hayatın sanatsal ifadesinin yine hayat tarafından sınanıp durulması üzerine düşünmeksizin şimdi birer çağrışıma dönüşen tarihsel 'avangardı' anlamak mümkün olmayacaktır. Sanat ve hayat arasındaki kriz ilişkisi, sanat ve hayatın bütünleşmesi üzerine gelişen tüm iyimserlik, hayatın bir sanat, sanatın ise hayat olduğu zamana dair sarsıcı girişim, bu iki odağın arasındaki sanatçının işlevi...


Sanatın ilksel halinde ayrılıp şimdili haline geldiği uzun yolculuğu boyunca hep aynı 'ne'lik sorusunu yakasında taşıması bile bu yolculuğun kerameti, aynı zamanda lanetidir. Aramaktadır. Kaybolmuştur, parçalanmıştır.


Parçalanmış olan sanatsal eylemin kendisiyle en sahici karşılaşmaları, büyük toplumsal alt üst oluşların içinde olmuştur. Savaşlar, insanlığın yıkımları, soykırımlar, kitlesel göçler, devasa sokak hareketleri... Sanatın en dipten yükseğe çıktığı, en dipten getirdiği, biriktirdiği her şeyi ortalığa saçtığı zaman aralıklarıdır, insanın kendi kıyılarında dolaştığı zamanlar.


'Gezi' ise görkemli bir sokak hareketi olarak, coğrafya insanının önemli bir bölüğünü kendi 'insan kurgusunun' değiştirmeye, aşmaya zorlayan binlerce dinamiği açık ettiği zamanın kodlanmış halidir. 'Gezi' sözcüğüne yüklenen çağrışım gücü, anlamsal kuvvet, sanatsal bir düzeye nasıl yön alacak? Bu yön Gezi'den uzaklaşma ile sağlanacak bir ironiyi kabul ile başlayacak.




Bir kültürel mantık olarak Gezi


Gezi'den uzaklaştıkça Gezi daha da güçlenecek. Gezi bir politik vakıa olmaktan, siyasal sınırlarından kurtulacak, başlı başına bir 'kültürel mantık' olarak kendini ifade edecek. Gezi'nin bir kültürel mantık haline gelişiyle ona yapılan politik-örgütsel referanslar bir bir boşa düşerken, hayat merkezli hamleler hızla güçlenecek. Bu hayat hamlesinin öncü gücünü ise sanatsal eylem oluşturacak. Bu, iyimserlikten öte bir seyir defterinin doğal sonucu. Utkusunu bulamamış bir politik hareketin, utkudan daha güçlü bir süreç anlatısına ihtiyacı vardır. Böylesi bir süreç anlatısını kuracak sanatsal güç, yine anlatmaya/güzelleştirmeye çalıştığı hayatın içinde birikiyor. Gezi'nin izleri ve uzaklaşmasının yaratacağı etki, uzaklaştıkça büyüyen, kökleşen ve anlaşılan bir toplumsal alt üst oluş haline alırken, onun bütünleşen imgesinin kuracağı kültürel mantık, o yöne bakanlardan gelişen coğrafyanın ilk avangard'ını müjdeleyecektir.  Coğrafyanın ilk avangard'ı, Gezi'nin iklimlendirdiği toplumsal dinamiğin içinden, onu aşarak gelişecek ve kültürel mantık haline gelecek olan Gezi'yi toplumsal bir proje ile buluşturacaktır.


Yinelemek pahasına söylersek: Gezi bir kültürel mantık haline gelecek, coğrafyanın ilk sanatsal avangardını yaratacak, bu ikisinin hayat merkezli mücadele ile birleştiği yerde yeni bir toplumsal projede yerini bulacak.


Sokaklarda milyonlarca insanın kendi yaşamsal kurgularını ve beden-arzu sınırlarını alt üst ederek paylaştığı deneyim, sanatsal olarak devrimci öz'dür. Devrimci özün devrimci biçimi yaratacağı hareketin seyri ise doğru müdahalelerin kaderini belirlediği başlı başına özel bir kategoridir. İdeoloji denen bilinç biçiminde ve toplumsal mücadele alanında devrimci özün yarattığı enerji yeni bir paradigmayı aradığını ifade etmektedir. Gezi'nin yoğunlaştırılmış ve işlenmiş hali tam da o aranan paradigmadır.


Estetik ve şiddet


Bir direnme, bir diretme biçimi olarak ortaya çıkan sokak hareketinin kitlesel-yaygın bir hale geldiği andan itibaren başlayan özel 'dil' uzun süre tartışıldı. Gezi'nin mizahı diye ifade edilen içeriğin sunulma biçimi ise biraz tavsadı, tartışmanın neşesi içinde. Duvar yazılarında kendini bulan o biçimsel tercih başlı başına özel bir dilin, dil kurma sürecinin sonucu, birikmiş haliydi. Şiddet pratikleri açısından, kitlesel meşru şiddet yolunu seçen milyonlarca insanın düzen politikasını, düzen yasasını paçavraya çeviren eylemlilik dizisi, özel güçlü bir dengeleyiciyle kendini ifade ediyordu. Bu dengeleyici ise yaratılan şiddet estetiğidir. Meşru kitle şiddet ile yaratılan sanattır. O sanatsal bütünlüğün oluşturduğu estetiktir.


Kurulan barikatların imgeleri, sloganların müzikali, yazılamaların humoru,  bir yanda inşa edilen iç dilin yaygın etkisi bir yanda düşünüldüğünde ortaya çıkan politik yoğunlaşmanın, hayat merkezli gerçekleşme çabası, sanatsal bir eşiği aşmıştı. Sanat olarak ifade bulan egemen, ortalama anlamlandırma, anlatma olanaklarının aşıldığı bir yerden, aşıldığı bir duvardan arkaya düşüldü. Düşülen yerin ünlemi ise şu soru: Estetize edilen şiddetin şiddetli estetiği ne olacak!?


İslamcı sanat?


Türkiye'de İslamcılık 20 yıla yakındır iktidarda. Yerel yönetimlerden başlayan lokal iktidarlarını, rejimin eski sahiplerini mağlup ederek mutlak iktidara dönüştürdüler. 20 yılı aşan bu iktidar geçidinde politik olarak, ekonomik olarak ciddi bir birikim ve deneyim elde etmiş olmalarına rağmen kültür-sanat ve düşün alanında kayda değer hiçbir derinleşme ve yetkinleşme gösterememeleri dikkate değer bir sonuçtur. Hayret verici iktisadi yağma ve palazlanma, sınırsız medya olanakları, utku sahibi sınıf ve sosyal tabakalardan gelmenin motivasyonu bir entelektüel birikim yaratamadıysa, kadim 'mağdur' öyküsü dışında mitoloji bulunamaması, sanatsal dalların tümünde beliren açık vasat altı düzey, İslamcılığın yaratamadığı kültürel mantığı ele veriyor. Devletli, mülkiyetçi ve erkek/eril İslamcı düşünsel alışkanlıkların öncü sanatsal biçimler ortaya koymasını beklemek safdillik olurdu elbette. Fakat öncel kuşaklarının hayli altında kalan şiir, roman ve belagat düzeyleri 'sanatsal olanın' kutsal yasasını hatırlatıyor. Özgürleşmeyi muştulamayan şey sanatsal olamaz.


Verili bir tedrisata, yazılmış ve tartışılmaz bir dizgeye çağrışım yaparak onu yeniden ve yeniden üretmek en ham haliyle fotokopidir. İslamcı sanatsal birikmezlik, fotokopi kültürü ve toplumu edebe almaya çalışan ölçü sistemi, bir kültürel iklim kuramamıştır. İslamcılığın 20 yıllık sermayeli sanat birikimi, sanatsal dinamikleri açısından 20 günlük Gezi'nin yankılarıyla dahi baş edemez. Bu, Gezi'nin mükemmelliğinden ileri gelmez. Gezi'nin mükemmelsizliği, gücüdür. Ölçüsüzlüğü, edepsizliği onun kuvvetidir. Bir politik vakıadan sosyal bir olguya terfi etmiş olması, kültürel bir mantık kuracak, paradigma tanımlayacak gücü, onun asimetrisindedir.


Gezi, 20 yıllık süreçte kimi zaman sol'dan devşirilen isimlerle, vicdancı saik ve vurgularla kaplanan alanda sanat icra eden kişileri düzenin doğrudan suç ortağı durumuna düşürmüş, kültürel-sanatsal alanda polisleşmelerini sağlayan bir gerilimi başlatmıştır. İslamcılığın bu biçimi coğrafyadan er ya da geç silinirken, kültür-sanat alanında izleri o denli dikkate değer olmaktan uzak olacaktır ki, temizlemek sandığımızdan kısa sürecektir.


Direnmek ve değiştirmek


Gezi'nin üzerine inşa ettiğimiz bütün anlamsal, görsel ve duygusal çağrışımlar güçlü bir maneviyatın da habercisidir. Maneviyat kelimesi burada kasıtlı biçimde maddi olanın karşısına konumlandırarak ifade edildi.  Çünkü özgürlük bir maneviyattır. Maddi olan köleliktir. Çünkü ölüm maddi, ölenlerin öcünü almaya söz veren yüz binlerce genç manevidir. Gezi'nin bu coğrafyaya kök salışı, derinlerde su buluşu da bu manevi beceriye delil olabilir. Karşısında çaresizlikten öte bir his üretilmeyen bir dünya karşısında bize yeni bir dünya, yeni bir kültür ve yeni bir hayat arayışında yön verecek olan Gezi'nin alacağı kültürel habitat ve hayat etiğidir.
Direnmiş olmak hemen her zeminde kıymetlidir. Direnmiş olan direndiği yerden değişmek için hamle yaptığından direnişçiden devrimciye doğru feragat eder kendinden. Bu bir biçim feragattir; alışkın olduğu tüm zeminleri -hatta bu direnme zemini bile olsa- terk eden, değiştirmeye doğru hamle yapan Gezi'ye yanıt vermektedir.


Direnmenin aşılması, verili sanatın aşılması, verili politik temsilin aşılması, yeni bir kültür yaratmak ve köleliği özgürlüğe doğru aşmakla mümkün olacaktır. Direnmenin değiştirmekle olan kopmaz bağı, bu aralıktan bir olanak halini alır. Gezi'nin sonrasında en çok okunan estetik metinlerinin başında "Sanatı sanatçılardan kurtarın"* çağrısı yapan metnin gelmesi de aynı yıkıcı enerjiden gelmektedir.


Gezi, sanat ve hayat arasındaki gerilimli ilişkiye, verili sanatın tüm kurumsallaşmalarına, güzelliği esir alan sanatsal endüstriye, doğal sansür mekanizmaları halini alan sanat yayıncılığına, estetize şiddetle, estetiğin şiddetiyle yanıt vermek gerektiğini söylüyor.


* http://fraksiyon.org/sanati-sanatcilardan-kurtarin/