12 Eylül 1980, askeri faşist darbesinin elebaşı Kenan Evren öldü. Ölümü yakın aile çevresi dışında bir üzüntü yaratmadı. İnsanların çoğu faşist elebaşının yaptıklarının hesabını vermeden gitmesine üzüldü ve hayıflandı. Bazıları da sanki bütün yaptıklarının hesabı sorulmuş ve kurduğu faşist sisteme son verilmiş gibi sevinerek “geberdi” dedi. Bu yersiz ve yanlış bir tavırdır.
Faşist elebaşının cenazesi için, Genelkurmay’da ve protokole uymayan küçük bir camide yapılan çeyrek devlet törenine Mehmet Ağar, Çevik Bir gibi suç ortakları dışında hiç kimse ve hiç bir siyasi parti temsilcisi katılmadı. Cumhurbaşkanlığı ve hükümet de hiç bir temsilcisini göndermedi. Sol ve demokrat çevrelerin cenaze saatinde yaptığı protesto eylemleri olmasaydı ve camide eski MHP’li Yılma Durak’ın eşi “Hakkımı helal etmiyorum, çocuklarımı onun yüzünden babasız büyüttüm.” diye bağırmasaydı, cenaze haberi iyice önemsizleşecekti. Bu durum demokrasi adına bir zafer gibi görünse de, bir tuhaflığı ya da açıkçası bir sahtekarlığı gizleme çabası olarak da duruyor. Medyanın cesareti varsa 12 Eylül öncesi ve sonrasındaki manşetlerini, başyazılarını bir daha yayınlasın. Kenan Evren’in elini öperek tebrik eden Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Burhan Felek’in resmini bir daha bassın. Birkaç onurlu insan dışında -ki onlar da kısa sürede tasfiye edildi, zindana atıldı- sıkıyönetim ve darbe paçavralarına dönen gazetelerin hesabını versin.
Daha 1977-78 yıllarından itibaren orduyu faşist darbeye davet eden, darbeden sonra da “Şimdiye kadar işçiler gülüyordu, artık biz güleceğiz” diyerek bayram eden TESK, TÜSİAD, TOBB ve diğer gibi patron örgütleri bunun hesabını versin.
Geniş halk yığınlarının tepkisi karşısında faşist darbenin elebaşısına sahip çıkamayanlar, 35 sene sonra hala onun anayasasına, YÖK, RTÜK, HSYK gibi kurduğu kurumlara, yasalara, yüzde 10 barajına sahip çıkıyorlar. Çünkü varlıklarını onun kurduğu sisteme borçlular. 12 Eylül faşist darbesi, anayasası ve yasaları olmasaydı bugün AKP diye bir parti olamazdı. AKP dışındaki partiler de hiçbir zaman açıkça 12 Eylül faşist anayasasına ve kurumlarına karşı çıkmadılar. Bu partilerin çoğu geçmişte hükümetlerde yer aldı. Ama bu dikta vesayetine karşı hiçbiri net bir tavır almadı.
Yavuz’dan sonra aynı zamanda halife olan Osmanlı padişahlarının hiçbirisi hacca gitmemiştir. Faşist dikta elebaşı Evren hacca giden ilk TC devlet başkanıdır. Sonraları başkaları da onu takip etmiştir.
Faşist cuntanın ilk icraatı, grevleri, sendikaları, toplu sözleşme görüşmelerini yasaklamak, işçi önderlerini zindana tıkmak olmuştur. Şimdi de grev yasakları ilan eden, taşeron sistemiyle, sözleşmeli işçilerle işyerlerine sendika sokmayan, toplu sözleşme hakkını gasp eden, işçileri Soma’da, Ermenek’te toprağa gömen, tersanelerde parçalatan AKP diktasıdır.
Alevi, Hıristiyan, Musevi, Zerdüşt, Ateist demeden tüm çocuklara mecburi din dersi koyan faşist cuntadır. Bu nedenle onu baştacı eden Gülen cemaati ve bu icraatı hala sürdüren, hala farklı kimliklerden insanları her gün aşağılayan, onlara hakaretler yağdıran ise AKP şefleridir.
Suudi Arabistan kredileriyle beslenip Rabıta örgütü eliyle Avrupa’ya imamlar gönderen, Alevi köylerine zorla cami yaptıran bu faşist cuntadır. Ama hala Alevilerin cemevlerini kabul etmeyip onları camiye çağıran AKP şefleridir.
Daha sayabileceğimiz onlarca örnek 12 Eylül faşist darbesiyle kurulan vesayet sisteminin anayasası, yasaları, kurumları ve bütün uygulamalarıyla yürürlükte olduğunu gösteriyor. İşin daha da vahimi, AKP şefleri başta olmak üzere bu sisteme karşı gibi görünenlerin çoğu bu sistemi sürdürmek için çırpınıyor. Bu sisteme karşı en ciddi ve tek muhalefet odağı olan HDP’ye bu nedenle saldırıyorlar.
Bütün hilelere, saldırılara, linçlere, psikolojik savaşa karşı HDP’de birleşen ezilenler 7 Haziran 2015 seçimlerinden zaferle çıkmak zorundadır.
Yurtdışındaki seçmenler bu nedenle büyük bir çaba içine girdiler. Ama İsviçre-Bern konsolosluğundaki skandal halkın oylarının ne kadar tehlikede olduğunu gösterdi. Bir yanda Amed’de Demirtaş’ın evi sivil polis görünümlü eşkıyanın baskınına uğruyor, bir yanda da konsolosluklarda çifte anahtarlar çıkıyor. AKP şefleri devlet olanaklarıyla seçim propagandası yaparken HDP binaları, üyeleri ve HDP mitinglerine katılan halk polis gözetiminde ve desteğinde kontrgerilla çetelerinin saldırısı altında. Herhalde Türkiye tarihindeki en önemli ama en şaibeli bir seçim dönemi yaşıyoruz. Daha sandıklar açılıp sayılana kadar ne oyunlar oynanacak bilemiyoruz. Yani nereden bakarsak bakalım çok eşitsiz bir mücadele sürecindeyiz. Orantısız şiddet, ahlaksızlık, hırsızlık ve zorbalık var.
Ama kazanmak zorundayız.
Sadece Evren’i değil onun zihniyetini, anayasasını, yasalarını, kurumlarını ve tüm kalıntılarını mezara gömmek için kazanmak zorundayız.
35 senedir hala cenazesi bulunamayan kayıplar var. Berfo nine oğlunun bir kemiğini bulamadan vefat etti. 12 Eylül faşist rejiminin yaptığı zulüm ve tahribatların maddi ve manevi olarak tazmin edilmesi gerekirken tam tersine üstü örtülüyor. Çünkü hepsi de sistemi sürdürmekten yanadır. Faşist cuntaya karşı mücadelede can verenlerin anısına sahip çıkmak, hesabını sormak için kazanmak zorundayız.
Çocuklarımızın özgür, demokratik, barışçı yaşamını kurmak, aydınlık geleceğimiz için kazanmak zorundayız. Zafer tüm ezilenlerin olacaktır.