“Yoksa daima dilenci olarak kalacaksınız.“
Bediûzaman Saîdî Nursî

Saîdî Nursî bu ünlü sözünü bu aralar daha bi fazla duyar olduk, değil mi? Halk olarak yaşadığımız bir gerçekliğe, dilenci kişiliğine dikkat çekmek istemiş olan Saîdî Nursî, aynı zamanda merhamet beklemenin ya haksızlığımızın ya da tembelliğimizin bir göstergesi olduğunu da ifade etmiş.
Ancak işte zamanın ve koşulların değişmiş olduğu günümüzde bu sözler hala geçerliliğini en can alıcı bir şekilde koruyor ve hangi pespektiften bakarsanız bakın anlam kargaşası yaşanmıyor. Çünkü koca bir aynılık durumu söz konusu. Kürt Özgürlük Hareketi‘nin yaratmış olduğu bunca kazanıma rağmen, hala bir çok temel sorunun güncelliğini koruması, bizi bu bağlamda özeleştiriye yönlendirmelidir.
Örneğin kısa bir süre önce yaşadığımız ve yaralarını hala tam olarak sarmayı başaramadığımız, yetersiz kaldığımız Wan depremi bunun en üzücü örneğidir. Sonrasında her ne kadar koordine bir çalışma yürütülüp, çözümler geliştirilse de, yaşanan sadece etkiye-tepki durumu olmaktan öteye gidemedi. Bu tür durumları önceden tahmin edip, önlemler almadığınızda maalesef böylesi hazin sonuçlarla karşılaşabiliyorsunuz. Sonuç olarakta hepimizin yetersizliği bir bütün olarak kendini gösteriyor, yani yetersizlik toplumsallaşıyor.
Diğer bir taraftan hala hakim olan, özgürleşme sonrası sosyo-ekonomik sorunların çözülebileceği inanışı, tembelliği ve sorunların çözümsüzlüğünü getiriyor. Bu durumun örneklerini Latin Amerika ülkelerinin bir çoğunda gözlemlemek mümkün. Her ne kadar sonraki bir aşamada ‘Permanent devrim’ anlayışını geliştirilmek istenmişse de, sosyo-ekonomik sorunların can alıcı bir seviyeye ulaşmasının ardından yaşandığı için gecikmiş bir tepkidir.
Biz de aynı yanılgıya düşmek istemiyorsak, eksikliklerimizi gidermemiz ve yaşanabilecek sorunlara ilişkin önlemler almamız kaçınılmazdır. Öncelikli olarakta sahip olunan imkanlar doğrultusunda, çözüm sağlayabilecek mekanizmaların hayata geçirilmesi, bu bağlamda çok verimli sonuçlar ortaya çıkarabilir.
Avrupa ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin, Kürt halkının elde ettiği tüm kazanımlara dolayısıyla oluşumlara saldırmaları bizi her ne kadar olumsuz olarak etkilese de sahip olduğumuz kitlesellik bizi direngen kılıyor. Bundan dolayıdır ki, artık birilerinden merhamet beklemek yerine, kendi imkan ve olanaklarımız ile etkili ve verimli bir şekilde harekete geçme cesaretine her zamankinden daha fazla sahibiz.
Örneğin, Wan şu anda kooperatif ve komünlerin geliştirilmesi açısından en uygun zemine sahiptir. Halkın, bu tür örgütlenmeler ile temel sorunlarını minimalize etmesi sağlanabilir. Ayrıca ihtiyaçların giderilmesi temelinde gerçekleşen iletişim, darmadağın edilen psikolojimizde de belli oranda rahatlamayı da sağlayacağından önemlidir.
Abraham Maslow tarafından geliştirilen ‘Maslow üçgeni’ tam da bu konuyu ele alması itibariyle psikolojide önemli bir yankı uyandırmıştır. Bu üçgende, bir insanın kendisini dolayısıyla düşünce ve hayallerini gerçekleştirebilmesi için geçmesi gereken aşamalardan bahsedilir. İlk aşamada temel ihtiyaçların (barınma, beslenme, vb.) giderilmesi gerekmektedir. Bunun ardından ikinci aşamada güvenlik ihtiyaçlarının karşılanması gerekir. (Kürt halkı daha çok ilk iki aşamada tutulmak isteniyor.) Üçüncü aşamada ise herhangi bir grubun ya da bir topluluğun üyesi olunması durumu gerçekleşmelidir. Nihayetinde de bu dahil olunan grubun ya da topluluğun sizi benimsemesinin ardından kendinizi gerçekleştirebilmeniz mümkündür.
Netice itibariyle tüm bu temel sorunların çözümülenmesi bireylerin düşünce dünyalarında da rahatlamayı getiriyor. Bu sayede de öncü, entelektüel, ya da aydın denilen özgür kişiliklerin şekillenebildiği koşullar oluşuyor. Bu çerçevede öncelikli olarak Kürt halkının, böylesi tarihsel bir süreçte, sahip olduğu birçok eski ve yanlış refleksin etkisinden tam olarak sıyrılması ve bu sayede temel sorunlarını çözüme kavuşturması gerekiyor. Çünkü ancak ve ancak kendi zayıflıklarımızı yendiğimiz ve eksikliklerimizi giderdiğimiz taktirde başkalarına örnek olabilir ve bunun sonucu olarakta özgürleşebiliriz.