19 Aralık Cezaevi Katliamı döneminde Çanakkale Cezaevi’nde bulunan Vefa Serdar, Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması talebiyle başlatılan açlık grevlerinin yayılmasının devleti zorlayacağını söyleyerek, ”Toplum, Önderliğine sahip çıkmaya devam edecektir” dedi.

Türkiye Komünist Emek Partisi/Leninist (TKEP/Leninist) davasından tutuklu Vefa Serdar, Çanakkale E Tipi Cezaevi’nde kalıyordu. Çanakkale Cezaevi’ne saldırı sırasında 4 arkadaşı yaşamını yitiren Serdar, dönemin hem tanığı hem de mağdurlarından biri. Katliamın ardından Edirne F Tipi Cezaevi’ne götürülen ve ilerleyen süreçlerde bir kolunu kaybeden Serdar, “Bu saldırının fitili, 1995’in sonunda Buca Cezaevi’nde 4 devrimci tutsağın, cezaevi koridorunda demir sopalarla vurularak katledilmeleriyle başladı. O zaman bir açlık grevi vardı ve ağır koşullarda yapılıyordu. Cezaevleri komple hem Kürt hem de Türk halkının gündemindeydi. Devlet saldırıyı buralardan başlattı. Sonra 1996’nın başında Ümraniye Cezaevi’nde yine 4 tutsak katledildi. Bu o dönem devletin cezaevlerine nasıl yöneleceğini gösteriyordu. Biz de bunun farkına varmıştık” dedi.

Mehmet Ağar süreci hızlandırdı

 Mehmet Ağar’ın Adalate Bakanı olduğu 6 Mayıs 1996’da cezaevleriyle ilgili bir genelge yayınladığını dile getiren Serdar, “Bu genelge, merkezlerde bulunan cezaevlerinin kapatılacağı ve bu cezaevlerine bir daha tutukluların alınmayacağına dair konuları içeriyordu. Genelgenin çıkmasıyla Mehmet Ağar’ın gelmesi F Tipleri sürecini hızlandırdı. O dönem cezaevlerinde birçok ihlal yaşanıyordu. Ancak Mehmet Ağar’ın gelmesiyle bu saldırıyı bir üst boyuta taşıdılar. Daha sonra 1996’da, 69 gün süren ölüm oruçları başladı. Ben de o ölüm oruçlarında yer alanlardan biriydim. 1996’da girdiğimiz ölüm orucu sonuç verdi ve genelge geri çekildi” diye konuştu.

Aynı süreçte Diyarbakır Cezaevi’ne de saldırı yapıldığını ifade eden Serdar, şöyle devam etti: “Saldırı gerekçesi, plastik kapları ailelerden alıp koğuşlarına götürmek istemeleriydi. Ama resmen bir organizasyonla, kapattılar kapıları ve koridorda kalan arkadaşlara demir çubuklarla saldırdılar. İşkence ederek arkadaşları orada da katlettiler. Devamında 99’da Ulucanlar’da katliam oldu. Ulucanlar’da yapılan saldırı, zindanlardan büyük tepki aldı. Çeşitli zindanlar hemen ardından eyleme geçti. Bunun üzerine devlet geri çekildi. Ulucanlar’dan sonra F Tipleri süreci başladı. Tutsakları tekli hücrelere alma, ailesinden, toplumdan izole etme düşüncesi o zaman kafalarında vardı. Bunu uygulamak da Ecevit hükümetine nasip oldu.”

Saldırı olacağını bekliyorduk

 19 Aralık sürecine katliamlarla gelindiğine dikkat çeken Serdar, cezaevlerinin F Tipi’ne dönüştürmek istenmesi üzerine başlatılan açlık grevinin ölüm orucuna dönüştürüldüğünü hatırlatarak, şunları söyledi: “Bizler, olası bir saldırıya karşı kendimizi savunmak için hazırlık halindeydik. O gün arkadaşların koğuşa gelip ‘koridorda askerler var’ demeleri üzerine biz de koridorlara çıktık. Askerler koridora girmişti. Hepsinin yüzleri maskeliydi. Hepsinin özel harekatçı olduklarını tahmin ediyorum. ‘Yere yatın’ diye talimat veriyorlardı. Bizim mukavemetimiz ne olabilirdi ki?  En fazla yataklarla, dolaplarla kendimizi korumaya çalıştık. Hızla saldırmaya başladılar. Bizim odaya daha çok gaz bombası atarak girmeye başladılar. Siyahlar giyip maskeler takarak bizi öldürmeye gelmişlerdi. Tabi biz serinkanlılığımızı koruduk. Sonuçta biz düşüncelerimiz, inançlarımız için yaşayan, bunları için zindana giren insanlardık. Bunlara karşı koyacaktık, koymamız gerekiyordu. Çünkü tarih bizi yargılayacaktı. 19 Aralık gibi bir katliamda direnmeden geri çekilmek olmazdı. Üstümüze bombalar, mermiler atıyorlardı. Müdahalenin ilk gününde cezaevinde Fidan Kalşen arkadaş kendini yaktı. Fidan, ‘Eğer operasyonu durdurmasanız kendimi yakacağım’ dedi. Kendini tepeden tırnağa ah demeden yakan bir insanı görünce içinizde hiçbir tereddüt kalmaz. Ben ilk defa hayatımda yanmış bir insan eti kokusu hissettim.”

Yaralıyken ters kelepçe

 Kaldıkları yerin üst tavanının delindiğini ve oradan kendilerine gaz bombaları atıldığını dile getiren Serdar, “Birçok arkadaşımız boğulacaktı. Astımı olan, onlarca arkadaşımız vardı. En son ölüm oruçlularının olduğu bir yer vardı. Biz onlar gazdan etkilenmesin diye battaniyeyi üstlerine atmaya çalışıyorduk. Ölüm orucundaki arkadaşların kaldıkları yerin duvarını da deldiler. Arkadaşları korumak için battaniyeyi deliğin üstüne tuttuk. O esnada bir gaz bombası benim koluma gelmiş. Gaz bombasının hareketli döner başlığı dirseğime oturmuş. Öyle yaralandım. Daha sonra ağır yaralılar gelip alındı. Beni de o halimle ters kelepçe takarak götürmeye çalıştılar. Bizi bir süre arabada beklettiler. Sonra hastaneye götürüldüğümüzde insanların bizden haberi olması ve teslim olmadığımızı anlamaları için ‘biz kazandık’ diye slogan atmaya başladık” şeklinde konuştu.

 Hastanede hiçbir doktorun, ameliyatını yapmayı kabul etmediğini ifade eden Serdar, “Sonra Tabipler Birliği’nden olan bir doktor tedavimi yapmayı kabul etmiş ve beni ameliyata almıştı. Beni ameliyat eden doktor, ‘kolun kurtulur kestirme’ demişti. Sonra bayram ve yılbaşı dolayısıyla bir hafta boyunca kimse yanıma gelmedi. Ben parmaklarımda uyuşukluk, morarma gördüğüm halde bunu söylemiştim. Ancak kimse gelmedi, sonra gelip ‘kolun kangren olmuş keseceğiz’ dediler ve kestiler” dedi.

Bugünkü eylemler

  Öcalan üzerindeki tecridin kalkması talebiyle süresiz-dönüşümsüz açlık grevine giren Leyla Güven’in eylemine de değinen Serdar, hem dışarıda hem de cezaevlerinde destek eylemlerinin sürdüğüne dikkat çekti. Serdar, “Cezaevleri toplum için duyarlılığın olduğu yerlerden biri. Toplum, kendi Önderliğine sahip çıkmaya devam edecektir. Bu eylemler de yayılmaya devam edecektir. Siyasi iktidarın da asıl korktuğu budur” diyerek yaygınlaşacak eylemlerin devleti zorlayacağını dile getirdi.

 

 İSTANBUL